Huseyin’s Daily Blog

“Ya olduğun gibi görün; ya göründüğün gibi ol !..”

‘Ekonomi’ Kategorisi için Arşiv

2009 Kurbanlık Baskül Fiyatları

Yazan: huseyinsaglam 10 Kasım 2009

İşte kurbanlık hayvanların baskül fiyatıEdirne Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Emin İnağ,”Kurbanlık koçun baskül fiyatı 11 TL olarak belirlendi” dedi.

İnağ, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kurban Bayramı nedeniyle uzman ve ilgili kişilerden oluşturulan ”Kurbanlık Canlı Hayvan Baskül Fiyat Tarifesi Teknik İhtisas Komisyonu’nun” bir toplantı düzenleyerek kurban fiyatlarını belirlediğini bildirdi.

Kurban fiyatlarının belirlenmesinde besicilerden ve çiftçilerden gelen önerilerinde dikkate alındığını anlatan İnağ, şunları söyledi:

”Birlik yönetim kurulumuzca onaylandığı şekliyle, kurbanlık canlı hayvanların bu yılki baskül kilogram azami satış fiyatları küçükbaş canlı hayvanlardan koç için 11 TL, Keçi için 6,00 TL, büyükbaş canlı hayvanlardan dana için 9,00 TL, İnek için ise 7,00 TL olarak belirlenmiştir. Çiftçi kesiminden gelen öneriler dikkate alınarak varlığı tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı için sakıncalı bulunduğundan bu yıl dişi koyun ve düve için fiyat verilmemiştir.”

İnağ, üreticilerin kurbanlık hayvanlarını pazara sevk ederken bazı kuraklara dikkat etmesi gerektiğini belirtti.

Özellikle pazara getirilen hayvanların mutlaka veteriner hekim raporunun olması gerektiğini ifade eden İnağ, şunları söyledi.

”Tarım ve Köyişleri Bakanlığımızın uygulamalarına göre üreticilerimizin, kurbanlık hayvanlarını pazara sevk ederken zorunlu olarak, İl ve İlçe Tarım Müdürlüklerinden pasaport, menşei ile veterinerlik belgelerini almaları ve mutlaka yanlarında bulundurmaları gerekmektedir. Önemli bir konuda sağlığa uygunluk ve sağlığımızdır. Bu nedenle, ilgili makamlarca belirlenen kesim yerleri dışında kurban kesilmemesi önem arz etmektedir.”

-”ÜRETİCİ TEŞVİK EDİLMELİ SÜT TÜKETİMİ ARTIRILMALI”

Son yıllarda et fiyatlarının aşırı arttığını anlatan İnağ, bu artışı hayvan sayısının azalmasına bağladı.

Özellikle bu durumun önüne geçilmesi için üreticilerin teşvik edilmesi gerektiğini ifade eden İnağ ”Türkiye’de bence ilk önce hayvan bakıcıları desteklenmeli, teşvik edilmeli. Süt fiyatları çok düşük seviyelerde. Süt tüketimi yok denecek kadar az. Bu nedenle insanlar hayvanlarını satıyor. Üretici teşvik edilmeli süt tüketimi arttırılmalı. Ancak o zaman hayvanlarımız çoğalır ve fiyatlar düşer” dedi.

Edirne’de son 5 yıllık kurbanlık canlı baskül fiyatları (TL olarak) şöyle:

 

YIL KOÇ DİŞİ KOYUN KEÇİ DANA DÜVE İNEK
2005 5,50 4,00 3,75 5,00     - 4,00
2006 6,00 4,50 4,00 5,50     - 4,00
2007 6,50 5,00 4,50 6,00     - 4,50
2008 7,00 5,50 5,00 6,80     - 5,00
2009 11,00    - 6,00 9,00     - 7,00

Yazı kategorisi: Ekonomi, Güncel Haber - Yorum, Yaşam, haber | Etiketler: , , , , , | » yorum bırak;

Ortak ATM uygulaması

Yazan: huseyinsaglam 30 Eylül 2009

Bankalararası Kart Merkezi koordinasyonunda çalışmaları yapılarak 1 Ekim’de faaliyete geçecek Ortak ATM uygulamasında kart kullanıcıların merak ettiği en önemli konulardan bir tanesi işlemlerde komisyon alınıp alınmayacağı!

Kart kullanıcılarının bulundukları bölgelerde paraya acil ihtiyaç duyduğunda ihtiyacının giderilmesi ve kart kullanıcılarına kolaylık sağlamayı amaçlayan ve bankamatik aramayı sona erdiren Ortak ATM uygulamasında komisyon alınacak.

Bankamatiklerden para çekme ve bakiye sorma işlemleri gibi işlemler belli bir komisyon karşılığında gerçekleştirebilecek. Uygulamada alınacak komisyon oranı her bankanın kendi inisiyatifine bırakılmış durumda!

Altın Nokta ve Ortak Nokta ve bunlarla beraber bu sisteme dahil olmayan toplam 26 bankanın iştirak ettiği Ortak ATM uygulaması kamuoyunda komisyonsuz gibi algılanıyordu. Bankalararası Kart Merkezi BKM bu konuya sitesinde açıklık getirdi.

Ortak ATM, kart kullanıcıların ihtiyaç duyulduğunda hayatını kolaylaştırmayı, cadde, sokak bankamatik aramayı sona erdirmeyi amaçlıyor. Yetkililer uygulamanın her bankanın kendince belirlediği komisyon karşılığında kullanacağını, her işlemin bir maliyeti olduğunu belirttiler…

Bankamatiklerden çektikleri paralar için komisyon ödemeyi istemeyen müşteriler yine kendi bankalarının ATM’sini arayacak.

Hakan GÖKSEL’in haberi / Haber 7

Yazı kategorisi: Ekonomi, Finans, Para | Etiketler: , , , , , | » yorum bırak;

BARIŞ VE KARDEŞLİK İÇİN GÖNÜLLÜ BİRLİKTELİK PROJESİ

Yazan: huseyinsaglam 26 Ağustos 2009

BARIŞ VE KARDEŞLİK İÇİN GÖNÜLLÜ BİRLİKTELİK PROJESİ

I. SORUNUN ÇÖZÜMÜNE İLİŞKİN TEMEL YAKLAŞIMLARIMIZ
1. DAHA FAZLA KARDEŞLİK
2. BÜTÜNLEŞME / RIZAYA DAYALI BİRLİK
3. ÇÖZÜMÜ KENDİ İÇİNDE/ BÖLGEDE GERÇEKLEŞTİRMEK
4. MEDENİYET PERSPEKTİFİ / BÜYÜK ÖLÇEKLİ VİZYON

II. SÜREÇTE TAKİP EDİLMESİ GEREKEN USUL VE YÖNTEMLER
1. DEMOKRATİKLEŞME VE ÖZGÜRLÜKLERİN MUHATABI MİLLETTİR
2. ŞEFFAFLIK
3. SİYASİ RİSK VEYA RANT YERİNE MİLLETİN DERDİNE ÇARE OLMAK

III. ÇÖZÜM İÇİN YAPILMASI GEREKENLER
1. SİYASİ VE HUKUKİ REFORM SÜRECİ
2. EKONOMİK TELAFİ PROGRAMI: BÖLGENİN GERİ KALMIŞLIĞININ SONA ERDİRİLMESİ
3. SOSYAL TELAFİ PROGRAMI: İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMİNİ
4. TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ
5. GÖÇÜN ENGELLENMESİ – GERİYE DÖNÜŞÜN SAĞLANMASI

GİRİŞ

Öncelikle, “Türkün ve Kürdün, tüm insanların Rabbi, Doğu’nun ve Batı’nın hakimi olan yüce Allah’ın kulları” ve “kimsenin diğerine üstün olmadığı eşit yurttaşlar” olduğumuzu bilerek konuya yaklaşmalıyız. Türkiye, 25 yıldır devam eden ve uluslararası güçler tarafından kullanılan terörün ve terör siyasetinin her türlü zorlamasına rağmen, milletimizin basireti ve taşıdığı medeniyet bilinci sayesinde bir iç savaşa sürüklenmemiştir. Dolayısıyla, birbirleri ile iç savaş yapmış iki farklı halkı barış masasına oturtuyormuş üslubu ile konuya yaklaşamayız. Esas amacımız yüzyıllardır birlikte barış içinde yaşamış aynı inancın, medeniyetin çocuklarının, Selahaddin Eyyubi’nin, Kılıçaslan’ın torunlarının arasına sokulmaya çalışılan fitnenin etkilerini ortadan kaldırmak olmalıdır. Yıllardır devam eden bu kirli oyun neticesinde, binlerce insanımızı kaybettik, yüz milyarlarca dolarlık kaynağımız heba oldu. Bu nedenle, hangi gerekçeyle olursa olsun ve kim tarafından ortaya atılırsa atılsın; kamuoyunda son zamanlarda oluşan barış ve esenliğin tesis edilmesine yönelik havayı olumlu bulmaktayız. Barış ve esenliğin teminine ilişkin her adımı, her türlü girişimi ve dile getirilen her olumlu sözü destekleriz. Türkiye’de herkesimle rahatça konuşabilen ve diyalog kurabilen bir siyasi geleneğin temsilcisi olarak bu sorunun çözümünde de üzerimize düşen sorumluluğu yerine getireceğimizi beyan ediyoruz. Ancak bu konunun genel geçer kabuller, kamplaşmalar, zıtlaşmalar yerine; iyi niyet, feraset ve kararlılıkla çözülebileceği kanaatindeyiz. Bu çerçevede yıllardır süren bu kirli oyunu bozmak Türkiye’nin akil insanlarının boynunun borcudur. Dolayısıyla konu hakkında beyanda bulunan herkesi, insanlarımızı kamplaştırmaktan kaçınmaya davet ediyoruz. Hiç kimse ortamı germesin ve konuyu sulandırmasın! Herkes, gerçekten sorunu çözmek için samimi gayret göstersin! Öte yandan, varlığımızı ve geleceğimizi ilgilendiren bu konu bir siyasi risk veya siyasi rant olarak görülmesin!

I. SORUNUN ÇÖZÜMÜNE İLİŞKİN TEMEL YAKLAŞIMLARIMIZ

1. DAHA FAZLA KARDEŞLİK; Kardeşlik yeryüzünde hem ilk kavganın başlangıcıdır, hem de kavgayı önleyecek en kuvvetli ilişkidir. Fakat Kardeşlik Bağı tek başına kavgayı, sorunu çözecek, ortadan kaldıracak bir özelliğe de sahip değildir. Barış, ancak kardeşler arasında adaleti tesis edecek bir medeniyet projesiyle mümkündür. Hepimiz aynı medeniyetin varisleri, aynı inancın ve ortak coğrafyanın çocuklarıyız. İmparatorluk mirasına sahibiz ve bu mirası hep beraber taşıyoruz. Irkçılığın her türüne karşıyız. Çünkü bu milletin inancı, tarihi ve medeniyet değerleri içerisinde ırkçılık, herhangi bir grubun ve/veya ırkın diğerine karşı tekebbürü asla yer bulamamıştır. Ne yazık ki, Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürt Sorunu’nu kendi içinde, eşit kardeşliğe dayalı bir şekilde çözemedikleri için, darmadağın edilen bu coğrafyanın çocukları bölge dışındaki merkezlerden imdat bekler hale gelmiştir. Bugün temel sorunların çözümü için ABD’nin güvencesine, AB’nin değerlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Halbuki, ABD ‘uluslararası camia’ kamuflajı altında bölgeye gelmiş, 1,5 milyon Iraklının katledilmesine vesile olan işgali gerçekleştirmiştir. Bu tablodan Kürtlere özgürlük, bölgeye demokrasi geleceğine inanmak büyük bir saflıktır. Bu coğrafyada yaşayan hiçbir topluluk, bir diğerinin acısı üzerinden huzur bulamaz. Bu topluluklar birlik olmadan da bu coğrafyaya huzur gelmez. Onun için daha fazla kardeşlik temel ilke olmak zorundadır.

2. BÜTÜNLEŞME / RIZAYA DAYALI BİRLİK; Bu sorun AB ya ABD’nin üslubu, kurumları ve yöntemleriyle çözülemez. Sorun ancak rızaya dayalı birlik ve gönüllü kardeşlik içinde çözebilir. Türkiye bu bölgeyi bölüp parçalamak isteyen küresel emperyal güçlerin ayrıştırıcı politikalarının değil, bütünleştirici politikaların öncüsü olmalıdır. Bu anlamda Türkiye’nin görevi daha fazla bütünleşmeyi sağlamaktır. Herkesin kendisi olarak kalabileceği, bireysel ve kültürel haklarına sahip olacağı, kültürünü geliştirebileceği, güvende olacağı, karnının doyacağı, onuru ile kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerinin geçimini sağlayabileceği, haksızlığa uğrayanın hakkının kendisine teslim edileceğinden emin olacağı, insanların kendi yöneticilerini kendi hür iradeleri ile seçebileceği şartların oluşturulması zorunludur. Bunun için bütünlükçü bir yaklaşım gereklidir; sadece Kürt sorunu değil, din sorunu, mezhep sorunu, vesayet/demokrasi sorunu ve fakirlik/adalet sorunu eş zamanlı olarak ele alınmalıdır. Böyle bir irade olsa bile bütün bunları Türkiye’nin tek başına yapması mümkün değildir. Bu nedenle konuya bir bölge politikası olarak bakılmalıdır. Çare kesinlikle bölge dışındaki merkezlerde aranmamalıdır. Bölgeyi etnik-dinî-mezhebî farklıklar üzerinden parçalayıp yönetmek isteyen emperyal güçlerden Kürt sorununu çözmek için yardım beklemek abesle iştigaldir. Esasen bugün yaşanan bölünmüşlük, adaletsizlik ve demokrasi eksikliğinin temelinde emperyalizmin bölgedeki varlığı ve faaliyetleri yatmaktadır. Emperyalizmi bölgeden kovma amacı etrafında bir bütünleşme olmazsa ne Kürt sorunu ne de başka bir sorun çözülebilir. Irak bu anlamda acı ve açık bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.

3. ÇÖZÜMÜ KENDİ İÇİNDE/ BÖLGEDE GERÇEKLEŞTİRMEK; Çözüm ancak bölgenin birliğinden geçmektedir. Çok uzak değil, bundan 60 yıl önce, İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa ülkeleri karşılıklı olarak on milyonlarca insan öldürdüler. Şimdi, AB projesi tek devlete doğru gitmektedir. Yüz yıldır bu coğrafyada yaşanan çatışmaların tamamı emperyalizmin bölgeye yüklediği etnik milliyetçiliklerden kaynaklanmaktadır. Dün İngilizler ve Fransızların, etnik milliyetçilikler icat ederek yaptıklarını, bugün ABD “yeni milliyetçilikleri” kışkırtarak yapmaktadır. 20. Yüzyılın başına kadar paramparça durumdaki Avrupa, ulus devlet projesiyle entegrasyonunu sağlarken, aynı projeyi, emperyalist politikalarını gerçekleştirebilmek için doğuyu parçalamakta kullanmıştır. Bu topraklardaki etnik temelli bölünmenin arkasında apaçık bir şekilde emperyalizm vardır. Artık birinci ve ikinci dünya savaşının dayattığı model bölgede iflas etmiştir. Irak işgali bunun bariz kanıtıdır. Kendileri de 1915′te kurdukları projenin iflas ettiğinin farkında olduklarından tankları topları, uçakları, cinayetleri ve katliamlarıyla tekrar bu bölgededirler. Kürdüyle, Türküyle, Arabı ve İranlısıyla bölge halkları; Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadıkları işgal ve acıları, kardeş kavgalarını bir başka proje ile tekrar yaşayacak bir sona doğru sürüklenmek istenmektedir. Bölge halklarının birleşmek için birçok sebebi ve imkanı vardır. Emperyalizmi bölgeden kovmak, kaynaklarına ve onuruna sahip çıkmak, insanları için barışı tesis etmek, çocuklarına güzel bir gelecek kurmak… Bunu hiç bir bölge ülkesi tek başına yapamaz, bu, ancak bir birlik düşüncesi ile mümkündür. Kürt meselesi de nihai olarak ancak bu şekilde çözülebilir. Bütün bunların olabilmesi için bölge halkını birbirine yakınlaştıracak bir çimentoya ihtiyaç vardır. Bu çimento, uygarlığın ilk filizlendiği, bir dizi parlak medeniyetin vatanı ve aynı zamanda farklı medeniyet dünyaları arasında asırlarca köprü olagelmiş bu bölgenin emsalsiz tarihsel miras ve birikimidir. Bölge halklarının beslendiği bu zengin tarihsel/kültürel mirasın çoğul karakterinden, katılımcı, eşitlikçi ve özgürlükçü değerler damıtılarak, önlerine dikilmeye çalışılan kaotik ve karanlık geleceğe meydan okunabilir. Emperyalizmin başta bölge olmak üzere bütün dünya üzerinde icra ede geldiği saldırgan, sömürücü ve yağmacı politikalarına karşı yeni bir bakış açısı ve bir önermeler dizisi üretilebilir. Bu sadece bu bölge için değil, bütün bir insanlık için yeni bir umuttur. Bunun için her şeyden önce yeni bir medeniyet perspektifine ihtiyaç vardır. Eşitlik, merhamet ve adalete dayanan bir medeniyet…

4. MEDENİYET PERSPEKTİFİ / BÜYÜK ÖLÇEKLİ VİZYON; Türkiye Hakkari’nin, Diyarbakır’ın, Ankara’nın, İzmir’in problemlerinin çözümünü sadece buraların problemlerinin çözümü olarak görmemelidir. Yaşanan olaylar, Türkiye’ye tarihi misyonunu hatırlatmaktadır. Türkiye’nin önünde bir imkan açılmaktadır. Bu anlamda Türkiye Kudüs’ün, Şam’ın, Kerkük’ün, Musul’un, Batum’un, Bakü’nün meselesini kendi meselesi olarak görmedikçe asla kendi sorunlarını da çözemeyecektir. Bambaşka kavramları olan yeni bir medeniyete ihtiyaç vardır… Temel kavramları insaf, kardeşlik, eşitlik, adalet, hak, hukuk, paylaşma, alın teri, vicdan, merhamet, onur gibi kavramlar olan bambaşka bir medeniyet. Bu olmadıkça ne bölgenin sorunu ve ne de diğer sorunlar çözülebilir. Bu medeniyet anlayışının Ortadoğu’da ve hatta dünyada barışı sağlayacak kriterleri şunlardır; Herkes dilediği gibi§ inanmalı ve inandığını dilediği gibi yaşayabilmelidir. Tam bir inanç, düşünce özgürlüğü… Sadece inancın ve düşüncenin serbest olması yeterli değildir.§ İnanç ve/veya düşünce dışa vurulmuyorsa bir manası yoktur. Herkes inandığını başkalarına teklif edebilmeli ve inandığı şekilde örgütlenebilmelidir. Örgütlenme özgürlüğü, Herkes inancı, dilini, dinini, kültürünü§ öğrenebilmeli, öğretebilmeli veya istediği şekilde eğitimini alabilmelidir. Eğitim hakkı ve özgürlüğü, İnsanlar dilediği şekilde seyahat§ edebilmelidir. Tam manası ile serbest dolaşım hakkı, Herkes dilediği§ şekilde serbest ticaret yapabilmelidir. I

I. SÜREÇTE TAKİP EDİLMESİ GEREKEN USUL VE YÖNTEMLER 1.DEMOKRATİKLEŞME VE ÖZGÜRLÜKLERİN MUHATABI MİLLETTİR; Özgürlükler ve genişletilmiş demokrasinin tek muhatabı MİLLETİN tüm fertleridir. Sadece herhangi belli bir ırkı muhatap alan, özgürlüklerin genişletilmesi ve demokrasinin derinleştiril mesi projesi, daha fazla bölünmeye ve parçalanmaya yol açmaktan başka bir şey sağlamayacaktır. Kürt sorunu her şeyden önce, bir Türk sorunudur. Nasıl ki başörtüsü sorunu ile fakirliği, gayrimüslim vatandaşların sorunlarıyla eğitim sorunu, Alevilerin sorunları ile örgütlenme sorununu ayırmak mümkün değilse; Kürt Sorunu da bu ülkedeki her kesim, sınıf, ırk ve ferdin ortak sorunudur. Bu nedenle bu alanda atılacak adımların muhatabı herkestir.

2. ŞEFFAFLIK; Hükümet bu konudaki tavır ve söylemlerine dikkat etmeli, gerginleştirici üsluptan kaçınmalı, sükûnet ve işbirliği içinde süreci yürütmelidir. Bu süreç ne kadar saydam, katılımcı ve demokratik bir şekilde işletilirse sancı ve sorunlar da daha az hissedilecektir. Sorunun çözüm adresi sadece iktidar partisi değildir, bu bir devlet sorunudur ve çözümün sorumlusu da DEVLETTİR. Kimse sorumluluktan kaçma hakkına sahip değildir. Gizli ve kapaklı hiçbir şey kalmamalıdır. Kimse devlet sırrı gibi kavramlar arkasına saklanmamalıdır. Kim neyi, niçin ve nasıl yapacaksa açıkça bunu deklare etmelidir. Çekincesi ve itirazı olanlar da hiç çekinmeden düşüncelerini kamuoyuna ilan edebilmelidir. Kamuoyunda genel olarak olumlu karşılanan bu süreçte aşağıdaki hatalara düşülmemelidir; Çözümün dışarıdan dayatıldığı görüntüsü verilmemelidir; “ya çözeriz, ya da çözerler” yaklaşımı ile konuşulmamalıdır. İktidar ve muhalefet partileri arasında sorunu çözmeye§ hiçbir faydası olmayan sert tartışmalardan kaçınılmalıdır. CHP ve MHP’nin daha sürecin başlangıcında Ak Parti tarafından sert bir polemiğe itilmesi ve ne yazık ki her iki partinin de bu yanlışa yanlışla karşılık vermesi süreci zorlaştırmaktadır. Milletle hiçbir organik bağı olmayan, daha dün 1 Mart tezkeresinin geçmesini savunan, küresel odaklardan destek alan kesimlerin tezleri baskın hale getirilmemelidir. Net ve somut bir takvim ve eylem§ planı olmaksızın yüksek tansiyonlu bir siyasal tartışmanın başlatılması, kimin neye, niçin itiraz ettiğinin belli olmamasına neden olmaktadır. Özellikle, bölgede etkili olan geniş, örgütlü ve örgütsüz kesimlerin, manevi önderlerin ve makul halk çoğunluğunun sesini duyuracakları platformlar oluşturmak yerine siyasi ve iktisadi elitlerin oluşturduğu dar kadrolarla çözüm sürecinin yürütülmesi yanlıştır. Bu konuda itirazı olanların sürece dahil edilmesinin yöntemleri aranmalıdır. Başbakan ve hükümet üyeleri tavır ve eylemlerinde konunun hassasiyetine binaen sükûnet, istişare, açıklık ve sabırla hareket etmelidir.

3. SİYASİ RİSK VEYA RANT YERİNE MİLLETİN DERDİNE ÇARE OLMAK; Yukarıda bahsedilen sorun ve aksaklıkların giderilmesi için öncelikle; Türkler ve Kürtlerin asırlardır aynı medeniyetin varisleri olduğu anlayışıyla hareket edilmelidir. Milli birlik ve bütünlüğü sağlayan dini, manevi, kültürel ortak paydaların güçlendirilmesi amacıyla özel programlar devreye sokulmalıdır. Bu bağlamda din ve maneviyat eğitiminin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Siyasi Rant beklentisine ya da Siyasi Risk endişesine kapılmadan milletin derdine çare bulmak esas hedef olmalıdır. Devlet adına sadece ve sadece TBMM adres olmalı, sivil ve askeri bürokrasinin bu sürece katkısı TBMM üzerinden sağlanmalıdır. İktidar ve muhalefet bu olaya oy kaygısı ve birbirine çelme takma amacıyla yaklaşmamalıdır. Çözümün maliyetinin tek bir parti ve kişiye yüklenmemesi kadar, getirilerinin de kimsenin tekelinde olmaması lazımdır. Türk milletinin terörle yaralanmış ma’şeri vicdanı ve Kürtlerin masum talepleri arasında çelişki oluşturulmamalı ve her iki tarafın makul ekseriyetinin kabul edeceği bir yöntem bulunmalıdır. Çözüm bir dayatma olarak değil Türkiye Cumhuriyeti ile§ vatandaşları arasında bir uzlaşma, barışma süreci olarak takdim edilmelidir.

 III. ÇÖZÜM İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

1. SİYASİ VE HUKUKİ REFORM SÜRECİ; Yapılması gereken ilk iş, sadece Kürtler, dindarlar, Aleviler veya gayrimüslimler için değil; tüm vatandaşlar için genel kabul görmüş normları içeren bir anayasal sistem oluşturmak ve mevcut aktörlerin tahakkümcü eğilimlerinin önüne geçmektir. Mesele, milletin yaptığı ve onayladığı bir anayasa ile başlayacak hukuki ve siyasi reform sürecini gerçekleştirmektir. Bunun için de öncelikle anayasa ideolojik yapısından arındırılmalıdır. Kürt sorunu tartışılıyorken demokratik, sivil, katılımcı ve saydam bir devlet inşasını gerektiren yeni bir anayasanın yapılması kaçınılmazdır. Kürt meselesi genel olarak, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine ait bir sorunudur. Ülkemizde özgür tartışma ortamının oluşturulması ve Kürt sorunu dahil yapısal/tarihsel sorunların esaslı bir şekilde çözülmesi için ayrıca; • Siyasi partiler yasası ve seçim kanunu dahil olmak üzere siyaset kurumuna ilişkin tüm yasal düzenlemelerin taban demokrasisi, geniş katılım ve temsile uygun olarak tüm toplumsal kesimlerin iradesini siyasete yansıtacak şekilde düzenlenmesi, • Vatandaşlık tanımının etnik tanımlamalardan arındırılarak tamamen hukuki bir zemine bağlanması gerekmektedir. Bu üç adım gerçekleştirildikten sonra siyasi ve hukuki reform sürecinin sağlıklı işlemesi ve sorunları tartışarak çözüme kavuşturma imkanı hasıl olacaktır. Tanzimat’tan beri her türlü sosyal ve siyasal sorunun çözümü sadece anayasa ve yasaların şeklî düzenlemelerinde aranmaktadır. Halbuki asıl belirleyici olan, anayasa ve yasaların gerisindeki devlet-siyaset felsefesidir. Halen Türkiye’de mevcut olan siyaset tarzı (yani devlet-siyaset felsefesinden doğan siyasal pratik şekli) ise devletin/siyasal iktidarın tahakküm ve birikim aygıtı olarak kullanılmasıdır. Siyasi iktidar üzerinden devleti ele geçirenler, kamu kudretini kendileri için bir birikim aygıtı, kendisinden olmayanlar içinse bir tahakküm aracı olarak kullanmaktadır. Bu çerçevede, hedeflediğimiz siyasi ve hukuki reform sürecinde “sebeb-i hükümet nedir” sorusuna doğru cevap verilmelidir. Sebeb-i hükümet bir demir yumruk gibi güçlü yönetim altında güçlü ve zengin bir devlet oluşturmak değil, özgürlük, adalet ve refah prensipleri içerisinde güçlü bireyler üzerinde yükselen Yeniden Büyük Türkiye’yi inşa etmektir. Anayasada açıkça görülmese bile, mevcut anayasanın dayandığı felsefi arka plan herkesi zorunlu olarak Müslüman, Türk, Sünni ve seküler olarak görmekte ya da böyle olmalarını beklemektedir. Türk, Müslüman, Sünni ve Seküler bir ulus oluşturma çabası; Kürtlerin, gayri Müslimlerin, Alevilerin ve dindar kitlelerin ötekileştirerek sistem dışına itilmelerine, kendilerini horlanmış ve dışlanmış hissetmelerine neden olmuştur. Bu yaklaşım halkın azınlıkta kalan bir kısmını özde vatandaş, büyük çoğunluğunu ise sözde vatandaş olarak kabul etmiştir. Oysa, her vatandaşın kendisini özde vatandaş olarak göreceği bir ortam oluşturulmalıdır. Bu, anayasa ve yasaları değiştirmekten daha zor ve daha zaman alıcı olmakla birlikte sorunu kökten çözmeye matuf tek yoldur. Anayasa herhangi bir etnik kimliğin ve ideolojinin hamisi ve taşeronu olamaz. Bu anayasa ile Kürt sorunu çözülemez. Anayasada sadece Kürt sorunu ile ilgili düzenlemeler yapmakla da bu sorun çözülemez. Türkiye, 20. yüzyılın küresel sisteminin dayattığı ve artık anakronikleşmiş ideolojik devlet formatını bir an önce aşmalı ve demokratik, adil bir siyasal sistemin inşasına başlamalıdır. Bu bağlamda; 1. Devletin tahakküm ve birikim aracı olmaktan çıkartılması; 2. Devletin herkesin kendini orada görebileceği, inançlarını ve fikirlerinin temsil edilebileceği bir yapıya dönüştürülmesi, 3. Siyasetin kimlikler yerine değerler üzerinden yeniden üretilmesi, 4. Halktan kaynaklanmayan ve millete dayanmayan hiçbir iktidar odağının olmaması, 5. Sivil- asker devletin Her kademesinde, millet adına denetim, saydamlık ve hesapverilebilirliğin kurumsallaştırılması, 6. Hepsinden önemlisi ve öncelikli olanı, bireysel düzeydeki merhametin toplumsal yansıması olan “Adalet”in başlı başına bir amaç olarak mutlak surette tesis edilmesi zorunludur.

2. EKONOMİK TELAFİ PROGRAMI: BÖLGENİN GERİ KALMIŞLIĞININ SONA ERDİRİLMESİ; Doğu ve Güney Doğu bölgelerimiz sanki özel bir gayretle yıllardır ihmal edilmiş, ekonomik olarak geri bırakılmıştır. Özellikle son on yıldır acımasız bir şekilde uygulanan neo-liberal politikalar bu bölgenin ekonomik sorunlarını derinleştirmiş, işsizlik, yoksulluk ve çaresizliği yapısal hale getirmiştir. Özelleştirme adı altında kamuya ait fabrikaların elden çıkarılması, yanlış ve dışa bağımlı tarım politikaları ile tarım ve hayvancılığın yok edilmesi, bütçe kısıtlamaları nedeni ile yeni yatırımlardan vazgeçilmesi bölge halkını açlık ve sefalete mahkum etmiştir. Hem siyasal hem de ekonomik açıdan yıllarca ihmal edilmiş olan bölgeye yönelik acil bir ekonomik telafi programı uygulanmalıdır. İnsanlar aş ve iş sahibi yapılmalıdır. Bölge halkının iyi bildiği ve bölge şartlarının fevkalade müsait olduğu tarım ve hayvancılık alanında özel destekler sağlanmalıdır. Bu bağlamda organik tarım ve hayvancılık teşvik edilmelidir. Ayrıca, bölgede istihdamı artırmak için örneğin KİT benzeri sistemlerin devreye sokulması, hazine arazilerinin topraksız köylüye verilmesi gibi önlemler de tartışılabilmelidir. Ayrıca sorunu çözerken yeni sorunlara kaynaklık edilmemeli, örneğin koruculuk sistemi kaldırılırken bu insanlara hayatlarını insanca idame ettirebilecekleri iş sağlanmalıdır. Adil ve doğal bir ekonomik sistemin işletilmesiyle bölgenin sorunları azalacaktır. Bölgeye dönük hükümet politikaları, kamu kaynakları ile bir sermaye sınıfı oluşturmak yerine eğitim, sağlık ve alt yapı gibi temel kamusal hizmetlerin kalite ve düzeyinin artırılmasını sağlamak olmalıdır. Yani devlet, ekonomik kalkınma adı altında bölgede birikim aygıtına dönüşmemelidir. Eşit yurttaşlık aynı zamanda fırsatlarda da eşitlik gerektirir. Türkiye’de birçok eşitsizlik var ama en temel eşitsizlik gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Ne yazık ki, ülkemizde gelir dağılımındaki eşitsizlik son yıllarda ekonomimizin en önemli yapısal sorunlarından biri haline gelmiştir. Bununla birlikte, Doğu ve G.Doğu Anadolu bölgelerimizin milli gelirden aldığı pay da hızla azalmaktadır. Demokrasi ve hukuk devleti sosyal devletle tamamlanmadan bu ülke insanına rahat yoktur. Türkiye’de yaşayan herkesin refahtan yararlanabilmesini sağlamak devletin en temel görevlerinden biridir. Yurttaş için ise, bu en temel haktır. Bunu bütün yurttaşları için sağlamayan bir devlet hiçbir sorununu çözemez. Bölgedeki kamu hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde yürütülebilmesi için istihdamı teşvik edici bir Kamu Personel Rejimi ihdas edilmeli ve bölge sürgün bölgesi olmaktan çıkarılmalıdır.

3. SOSYAL TELAFİ PROGRAMI: İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMİNİ; Kamu vicdanında adaletin tezahür edeceğine dair inancın yerleşmesi, kin ve nefretin karşılıklı olarak ortadan kalkmasına örnek teşkil etmesi bağlamında öncelikle aşağıda sayılan adımların atılması gereklidir. Başbakan, terör sonucu evlatlarını kaybeden şehit ailelerinden, derin devletin yaptığı cinayetlerden, faili meçhullerden ve işkencelerden zarar gören tüm vatandaşlarımızdan özür dilemelidir. Eylem planı, Bakanlar Kurulu ve§ MGK’nun Diyarbakır’da yapacağı bir toplantıda açıklanmalıdır. Anadil bir haktır ve her türlü tartışmanın dışına çıkartılmalıdır. Kamu personelinin bölge vatandaşlarına yönelik davranış farkı önlenmelidir. Sayıları bini aşan 18 yaş altındaki çocuk TCK ve TMK çerçevesinde Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde terör örgütüne yardım ve yataklık suçlamasıyla, 10 yılı aşkın hapis cezası talebi ile yargılanmaktadır. Okullarda olması gereken çocuklar cezaevlerindedir. Bu davranış sadece terör örgütüne eleman yetiştirmeye yarar. Bu çocuklar bir an önce anne babalarına, evlerine ve okullarına kavuşmaları için ilgili kanun maddeleri derhal değiştirilmelidir. Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkencelerle ilgili bir TBMM Araştırma ve Soruşturma Komisyonu kurulmalıdır. Köylülere dışkı yedirerek Türkiye’yi§ AİHM’de tazminata mahkûm eden ve bu cezayı da Hazine maliyesinden ödettirip halka yükleyen kişi veya kişiler hakkında yargı süreci başlatılmalıdır. Ergenekon’un Fırat’ın doğusundaki eylemleri de yürütülmekte olan adli soruşturmaya dahil edilmelidir. Bu konuda, Başbakanlık Teftiş Kurulu görevlendirilerek derinlikli bir araştırma-soruşturma süreci başlatılmalıdır. Başta ilköğretimde her sabah okunan “Andımız” olmak üzere kamu kurum ve kuruluşlarında etnik ayrımcılık çağrıştıran ifadeler elimine edilmelidir.

4. TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ; Daha önce de ifade edildiği üzere, Terörün Sona Erdirilmesi dışındaki tüm demokratikleşme ve özgürlüklerin genişletilmesi sürecinin tek muhatabı vardır; o da millettir. Terör sorunu, çoğu zaman da diğer sorunları çözmemenin bahanesi yapılmıştır. Terör, asgari insanî ve demokratik talepleri geri çevirmenin gerekçesi, muhalefeti sindirmenin aracı haline gelmiştir. Türkiye’de yirmibeş yıldır terör sürerken, ülkede sömürü alabildiğine devam etmiş, insanlar yoksullaşmış, kamu varlıkları yağmalanmıştır. Türkiye’de 1980′lerde başlayan neoliberal yağma düzeninin bu denli kolay yerleşmesinde devam eden şiddet sarmalının çok önemli katkısı olmuştur. Herkesin canını yakan, binlerce kurban verilmesine sebep olan bir “terör” olgusu vardır. Artık, milletimiz bu kirli oyunun sona erdirilmesini istemektedir. Kanın kanla yıkanmayacağı gerçeğinden hareketle beyaz bir sayfa açmak her zamankinden önemli hale gelmiştir. Bu süreçte dağdakiler, “planlayanlar” ve “kullanılanlar” olarak ikiye ayrılarak ele alınmalıdır. Yönetici kadrosunda olmayan, kullanılan tüm örgüt elemanları “Bağışlama” kapsamına alınarak, normal hayata dönmeleri için yeni bir fırsat verilmelidir. Bağışlama kapsamına alınan örgüt üyeleri belirli bir süre psikolojik rehabilitasyona ve siyasi yasağa tabi tutulmalıdır. Kamuoyu vicdanını rencide edici durumlardan sakınmak gerekir. Bağışlama sürecinin konuşulabilmesi için öncelikle terör örgütü koşulsuz olarak silah bıraktığını ilan etmelidir. Öcalan’ın sürece dahli kamuoyunu tahrik edecektir. Öcalan ile görüşme ya da pazarlıktan kaçınılmalıdır. Çünkü bu mesele, milletin, Türk ve Kürtlerin sorunudur, Öcalan’ın veya terör örgütünün değil. Çözüm sürecinde, her türlü güvenlik önlemleri en üst seviyede alınarak, her türlü provokasyonun önüne geçmek için rutin operasyonlar durdurulmalıdır. Bu süreçte, terör örgütünün veya onunla ilintili güç odaklarının yapacağı tüm provokasyonlara karşı sağduyulu davranılmalıdır. Çünkü, bu süreçte en fazla ihtiyaç duyulan şey adalet ve merhamet esaslı KERİM DEVLET anlayışının tebarüz etmesidir. Yine bu bağlamda gerekli tüm güvenlik önlemleri alınarak, sınır kapıları bölge halklarının vizesiz geçişine açılmalıdır. Terör örgütü bütün önlemlere rağmen en ağır silahlarla ülkeye girip çıkarken, akraba, kardeş, dindaş bölge halklarının sınır duvarlarına takılması, tel örgü ve mayınlarla birbirinden ayrılması kabul edilemez bir çelişkidir.

5. GÖÇÜN ENGELLENMESİ – GERİYE DÖNÜŞÜN SAĞLANMASI; 1990′lı yıllarda güvenlik gerekçesiyle zorunlu göçe tabii tutulan, köyleri ve mezraları yakılan ve halen büyük şehirlerin varoşlarında sefalete mahkûm edilen vatandaşlarımızdan isteyenlerin bir an önce topraklarına geri dönmeleri için gerekli yasal, iktisadi ve güvenlik tedbirleri uygulamaya konulmalıdır. Örneğin, dünyanın en büyük sivil açık cezaevi görünümüne dönüşen Diyarbakır’ın Suriçi bugün kaldırabileceğinin en az beş katı büyüklüğünde bir nüfusa sahiptir. Örgüt baskısı, devlet baskısı ve korucu korkusu binlerce köyün boşaltılmasına yol açmıştır. Mecburi iskan artık yerini memleketinde, toprağında iskana bırakmalıdır.

Prof.Dr. Numan KURTULMUŞ SAADET PARTİSİ GENEL BAŞKANI GENEL MERKEZ BASIN AÇIKLAMASI

Yazı kategorisi: Ekonomi, Finans, Güncel Haber - Yorum, Güncel Yorum, Siyaset | 1 Yorum »

TOKİ’den çekilişsiz kurasız ev

Yazan: huseyinsaglam 10 Ağustos 2009

Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ev sahibi olmak isteyenlerin hayallerini gerçeğe çeviriyor; önceki satışlardan elinde kalan konutları çekilişsiz kurasız satıyor. Ankara’dan İstanbul’a, Mardin’den Adana’ya kadar 48 ilde yaklaşık 11 bin 255 konut satışa çıkarılırken, bunlardan bin 300′ü 12 ildeki alt gelir grubuna hitap ediyor. Para dergisinin haberine göre; TOKİ, 50 bin ila 305 bin lira arasında fiyatlarla sattığı konutlara 120 ay vade uyguluyor. Tüm bu konutlar kurasız ve ön şart aranmaksızın, başvuru önceliğine göre satılıyor.

Aylık 500 tl taksitle

Bu şekilde yapılan satışlarda, konut alıcıları, ilgili banka şubelerine seçtikleri konutun peşinat tutarını yatırarak, gayrimenkul sözleşmesi imzalıyor. Peşinat bedeli borç bakiyesinden düşülerek, kalan tutar taksitlendiriliyor. Örneğin, İstanbul Halkalı’da 500, Ankara’da 470 TL taksitle ev alma fırsatı doğuyor. Konut satın alacakların kendisi, eşi ve velayeti altındaki çocukları üzerine tapuda kayıtlı bağımsız bir konutun bulunmaması, daha önce TOKİ’den alınmış bir gayrimenkule sahip olmama şartı bulunmuyor. Alıcının nüfus cüzdanı örneği, vatandaşlık kimlik ve vergi sicil numaraları, satın alma işlemlerinin vekaleten yapılması halinde satışlarla ilgili tüm belgeleri düzenleme, imzalama, beyan ve taahhütlerde bulunma yetkisini içeren noter tasdikli vekaletname isteniyor.

Nasıl ev sahibi olunur?

Tercih edilen konutun satış bedelinin yüzde 20, 30 veya 40′ı oranında peşinat miktarının son başvuru tarihine kadar projeye göre ilgili banka şubelerine yatırılıp gayrimenkul sözleşmesi imzalanması gerekiyor. Borucun geri kalanı yüzde 20 peşinat için 96 ay, yüzde 30 peşinat için 108 ay ve yüzde 15 indirim, yüzde 40 peşinat oranı için 120 ay vade ve yüzde 25 indirim olacak şekilde aylık taksitler halinde ödenecek. Taksitler Ocak ve Temmuz aylarında, memur maaş artışı oranında artırılacak. İlk taksit ödeme tarihi sözleşme imzalama tarihini takip eden ay olarak belirleniyor.

Takvim/Ekotrent

Yazı kategorisi: Ekonomi, Finans, Güncel Haber - Yorum, Mortgage, Son Saniye... | Etiketler: , , , , , , | 1 Yorum »

İstanbul Kayabaşı’nda 28 bin TL’ye konut satışı

Yazan: huseyinsaglam 4 Ağustos 2009

İstanbul-Kayabaşı’nda özel sektör ile birlikte 65 bin konut yapımını planlayan Toplu Konut İdaresi (TOKİ), bölgede yeniden satışa başlıyor.

TOKİ, Kayabaşı’nda, 504′ü yoksul, 5 bin 275′i alt gelir grubuna yönelik olmak üzere toplam 7 bin 898 konutun satışı için 24-30 Ağustos günlerinde başvuruları alacak.

Daha önce Kayabaşı’nda 8 bin 264 konutun satışını yapan TOKİ, proje kapsamında ikinci etap satışlara 24 Ağustos’ta başlıyor. Satışa çıkarılan konutların 504′ünü yoksul vatandaşlara, 5 bin 275′ini alt gelir grubuna yönelik konutlar, bin 809′unu da sosyal konutlar oluşturuyor. Yoksul ve alt gelir grubu konutlarından almak isteyen İstanbullular, 24-30 Ağustos günleri arasında TOKİ’nin Halkalı Atakent Satış Ofisi ile İstanbul Ticaret Odası Kartal Yakacık Spor Salonu’nda bulunan ofise, sosyal konutlardan almak isteyenler ise Halk Bankası şubelerine başvurabilecek.

Yoksul vatandaşlara yönelik konutlar, 1 oda bir salondan (1 +1) oluşuyor ve 47,65 metre kare büyüklükte. Bu konutlara başvuru sırasında herhangi bedel alınmayacak. Ortalama bedeli 28 bin lira, başlangıç taksiti 100 lira olarak belirlenen konutların taksitlerinin ödenmesine, konut teslimini takip eden ay başlanacak ve 280 ayda ödenecek.

Yoksul grubuna yönelik konutlardan almak isteyen vatandaşlarda, son 3 yılda İstanbul’da oturuyor olması, üzerine kayıtlı gayrimenkul bulunmaması, TOKİ’den kredi kullanmamış, 30 yaş ve üzerinde olması ve sosyal güvencesinin olmaması şartları aranacak.

Alt gelir grubuna yönelik 5 bin 275 konutun büyüklükleri 66,57 ile 84,87 metre kare arasında değişiyor. Ortalama fiyatı 49 bin lira ile 79 bin 950 lira arasında değişen bu konutlara başvuru sırasında, konut büyüklüğüne göre bin, 2 bin ve 3 bin lira başvuru bedeli alınacak. Toplam 15 yıl vade uygulanan bu konutların satışında, vatandaşlara, taksitlerini ödeme konusunda ‘’sözleşme tarihinden sonra” veya ”konut tesliminden sonra” olmak üzere iki alternatif sunuluyor. Konut almaya hak kazananlar, sözleşme aşamasında peşinatlarını, ödemelerin başlangıç dönemine göre 4 bin-17 bin liraya tamamlayacak. Seçilen ödeme takvimine göre başlangıç taksitleri ise 228 lira ile 451 lira arasında belirlendi.

Alt gelir grubuna yönelik konutlardan almak isteyen vatandaşların, son 3 yılda İstanbul’da oturuyor olması, üzerine kayıtlı gayrimenkul bulunmaması, daha önce TOKİ’den kredi kullanmamış olması, 28 yaş ve üzerinde olması, ayrıca hane halkı gelirinin ise en fazla 2 bin 550 lira olması gerekiyor.

Kayabaşı’nda satışa çıkarılan 118,21 metre kare (3 1) büyüklükteki “bin 809″ sosyal konutun ortalama bedeli 125 bin lira olarak belirlenirken, bu konutlara başvuru sırasında 4 bin lira başvuru bedeli yatırılacak ve sözleşme aşamasında peşinat 16 bin-21 bin liraya tamamlanacak. Bedeli 120 ayda ödenecek konutların başlangıç taksitleri ise taksitlerin ödeme takviminin başlangıcına göre 833 lira-875 lira arasında değişiyor.

Sosyal Konutların alacak vatandaşlarda, İstanbul’da son 3 yıldır ikamet ediyor ve üzerine kayıtlı konut olmama, TOKİ’den kredi kullanmamış olma şartları aranacak.

Satışa sunulan konutlarla birlikte 310 adet hizmetli konutunun inşaatları devam ediyor.

TOKİ, Kayabaşı’ndaki proje kapsamında, 11 adet Taksim Meydanı ve gezi parkı büyüklüğünde alanı ağaçlandıracak, 16 adet Ali Sami Yen Stadı büyüklüğünde rekreasyon alanı ayıracak. Toplam 8  Ankara Adliyesi büyüklüğünde resmi kurum alanı, 7 adet AKM büyüklüğünde kültürel ve halk eğitim tesis alanı, 12 İSKİ Genel Müdürlük binası büyüklüğünde teknik altyapı alanı bulunuyor. Proje kapsamında ayrıca, 2 bin 785 derslik kapasiteli ilköğretim ve kreş alanı, bin 287 derslik kapasiteli orta öğretim alanı, 246 derslik kapasiteli meslek lisesi alanı, 2 bin 324 yatak kapasiteli sağlık tesisi alanı planlandı.

(AA) – Haber7

Sosyal Konutlar için detaylar:
İstanbul – Kayabaşı 1 – 16. Bölgeler

Alt Gelir Grubu için detaylar:
İstanbul – Kayabaşı 11, 12, 13, 14, 15 ve 16. Bölgeler Altgelir Grubu Kuralı Satışı

Yoksul Grubu için detaylar:
İstanbul – Kayabaşı 11, 12, 13, 14, 15 ve 16. Bölgeler Yoksul Grubu Kuralı Satışı

Toki Kayabaşı Projesi Anketimiz…

 

Yazı kategorisi: Ekonomi, Finans, Genel, Güncel Haber - Yorum, Mortgage, Yaşam | Etiketler: , , , , , , , , | » yorum bırak;

Halkbank’tan KOBİ’lere yeni kredi…

Yazan: huseyinsaglam 16 Aralık 2008

Halkbank Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Cebeci, imza töreninden önce yaptığı konuşmada, Dünya Bankası’ndan temin edilen bu kaynakla, KOBİ’lerin satış hacmi ve verimliliklerini artırarak, büyümelerini hızlandırmayı ve bu sayede büyük firmalarla KOBİ’ler arasındaki açığın daralmasına ve bölgeler arası gelişmişlik farklarının azaltılmasına katkı sağlamayı amaçladıklarını belirtti.

 

Uluslararası finans kuruluşları ile yaptıkları kredi anlaşmalarına 2009 yılında yenilerinin ekleneceğini belirten Cebeci, konuştu:

”Bankamız reel sektöre desteğini tüm hızıyla sürdürerek, finansal krizin etkileri karşısında KOBİ’leri güçlendirecek yeni kredi kaynakları sağlamaya devam ediyor. Dünya Bankası ile ilk kez Haziran 2007′de imzaladığımız protokol kapsamında, KOBİ’lere kullandırmak üzere 100 milyon avroluk kaynağı Hazine Müsteşarlığı garantörlüğünde temin ettik. Temmuz 2007 itibari ile kullandırmaya başladığımız bu kaynakla KOBİ’lerin finansman ihtiyacını karşıladık.Kredilerimiz sayesinde yüzde 28′lik artışla, 2 bin 411 kişiye ek istihdam sağladık. Kaynağın yüzde 67’si ülke ekonomisinin bel kemiğini oluşturan, KOBİ’lerin yoğunlaştığı imalat sanayi başta olmak üzere yaygın bir sektörel yelpazeye kaynak sağladık.”

 

Dünya Bankası ile ikinci kez masaya oturmanın gururunu yaşadıklarını ifade eden Cebeci, temin ettikleri bu kaynakla KOBİ’lere uzun vadede ödemesiz dönem fırsatları sunacaklarını kaydetti.

Kredinin geri dönüşünün geç başlayacak olması ve uzun döneme yayılacak olması dolayısı ile KOBİ’lerin yatırımlarından kar etmeye başlayacaklarını ve ödemelerde zorluk çekmeyeceklerini ifade eden Cebeci, ”Dünya Bankası’ndan sağladığımız 200 milyon dolarlık kaynak, finansal krizin etkisini gösterdiği bugünlerde, KOBİ’lerin krizi fırsata dönüştürmesi yönünde kaldıraç görevi görecek” diye konuştu.

 

-ÜST LİMİT 2,5 MİLYON AVRO-

 

Cebeci’nin verdiği bilgiye göre, Dünya Bankası kredisinin Halkbankası’na verdiği 5,5 yıl ana para geri ödemesiz olmak üzere, toplam 30 yıl vadeli olarak verilen kaynak, yatırım kredilerinde 2 yıl ödemesiz 7 yıla varan, işletme kredilerinde ise bir yılı ödemesiz 4 yıla varan vadelerle kullandırılacak.

 

Kredinin üst limiti 2,5 milyon avro ya da karşılığı dolar olacak. Üst limiti 2,5 milyon avro veya karşılığı dolar, alt limiti 100 bin avro veya karşılığı dolar olan kredinin maliyeti, dolar cinsinden kullanılması durumunda 6 aylık libor yüzde 0,33 banka faiz marjına, avro cinsinden kullanılması durumunda ise 6 aylık avro libor yüzde 0,35 banka faiz marjına eşit olacak.

 

Krediden, yıllık cirosu 20 milyon doların altında olan 250 kişiden az istihdam sağlayan, imalat sanayi, tarıma dayalı sanayi, turizm, eğitim, sağlık, çevre koruma, yenilenebilir enerji, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörleri ile bu sektörlere doğrudan hizmet veren sektörlerde faaliyet gösteren KOBİ’ler yararlanabilecek.

Kredinin en az 40 milyon dolarlık kısmı ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki KOBİ’lere kullandırılacak.

 

-DÜNYA BANKASI KAYNAĞI İLE YÜZDE 28′LİK BÜYÜME-

 

Cebeci, Halkbank’ın Dünya Bankası ile ilk kez 2007 Haziran ayında imzaladığı anlaşma ile sahip olduğu 100 milyon avroluk kaynağın kullandırımının 2008′in 2. çeyreğinde tamamlandığını söyledi.

Kredi programı çerçevesinde yüzde 43′ü işletme kredisi, yüzde 57’si yatırım kredisi olmak üzere, KOBİ’lerin finansman ihtiyacının karşılandığını ifade eden Cebeci, müşteri başına ortalama kredi büyüklüğünün ise 650 bin avroyu bulduğunu belirtti.

 

Cebeci, coğrafi dağılım ve sektörler açısından bakıldığında ise kredinin yüzde 17’sinin, kalkınmada öncelikli bölgeler olmak üzere 39 farklı ilde kullandırıldığını söyledi.

 

Söz konusu kaynağın yüzde 67’sinin Türkiye’nin ekonomik kalkınmasının bel kemiğini oluşturan KOBİ’lerin yoğunlaştığı imalat sanayiine, yüzde 13′ünün turizm, yüzde 11′inin sağlık ve eğitim, yüzde 3′ünün madencilik sektörlerine, yüzde 7’sinin de diğer sektörlere tahsis edildiğini ifade eden Cebeci, KOBİ’lere desteklerinin devam edeceğini söyledi.

 

-DÜNYA BANKASI TÜRKİYE DİREKTÖRÜ ZACHAU-

 

Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ulrich Zachau da, konuşmasına Türkçe olarak, ”Gelecek sefer inşallah biraz Türkçe konuşabilirim ama şimdi İngilizce konuşmak daha kolay. Bunun için çok üzgünüm” diyerek başladı.

 

Zachau, büyümeye ve istihdama katkı sağlayan KOBİ’leri ‘Türk ekonomisinin motoru” olarak nitelendirdi.

 

Türkiye’de çeşitli illere yaptığı geziler sırasında KOBİ’leri her zaman ziyaret ettiğini belirten Zachau, Halkbank’ı KOBİ’lere verdiği destekten dolayı kutladı.

 

Dünya Bankası olarak KOBİ’lere verilen destekte rolleri olduğu için mutluluk duyduklarını ifade eden Zachau, ”Dünyanın içinde bulunduğu bu zor dönemin Türkiye’deki işletmeler üzerinde de yansımaları olacaktır. 200 milyon dolarlık ek kaynak, içinde bulunduğumuz zor dönemlerde faydalı olacaktır. Bu kaynağın, KOBİ’lerin büyümesine ve istihdama katkı sağlamasını umuyorum” dedi.

 

Söz konusu 200 milyon avroluk finansmanın, etkin bir çalışma sonucu 3 aydan kısa zamanda hazırlandığına dikkati çeken Zachau, bu süreçte işbirliği yaptıkları Hazine Müsteşarlığı ve Halkbank yöneticilerine teşekkür etti.

 

-HAZİNE MÜSTEŞARI ÇANAKÇI-

 

Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı da, KOBİ’lerin Türkiye ekonomisi ve sosyal hayattaki önemine değindi.

 

Hazine Müsteşarlığı olarak KOBİ’lere ve reel sektöre destek anlamında yaptıkları çalışmalar konusunda bilgi veren Çanakçı, KOBİ’lerin ekonomilerdeki kilit rollerini sürdürebilmeleri için uygun koşullu finansmana erişebilmeleri gerektiğini bildirdi.

 

Son yıllarda küresel mali kriz nedeniyle KOBİ’lerin finansmana ulaşmada zorluk çektiğini ifade eden Çanakçı, Hazine Müsteşarlığı olarak KOBİ’leri değişik alanlarda desteklemeye gayret gösterdiklerini, bu konuyu öncelik listesine aldıklarını söyledi.

Hazine olarak dünya bankasından, uluslararası kuruluşlardan uzun vadeli ve düşük faizli krediler sağlanmasına garanti verdiklerini, kamu bankalarına ve ticari bankalara bu konuda destek olduklarını anlatan Çanakçı, şöyle konuştu:

 

”Ülke işbirliği ve stratejisi çerçevesinde bugüne kadar dünya bankasından 3 adet ihracatın finansmanı aracılık kredisi temin ettik. Bu krediler, Türkiye İhracat Kredi Bankası, Eximbank ve TSKB tarafından kullandırıldı. Bu projelerden çok önemli başarılar elde ettik. Bunun üzerine Dünya Bankası’ndan yaklaşık tutarı 600 milyon dolar olan 4. İhracat finansmanı aracılık kredisi aldık.

 

2009 yılında Düanya Bankası da dahil uluslararası kuruluşlardan KOBİ’lere yönelik olarak yaklaşık 1 milyar dolar tutarında kredi temin etmeyi hedefliyoruz. Hazine Müsteşarlığı olarak gerek Dünya Bankasından gerekse diğer uluslararası kuruluşlardan elde etmiş olduğumuz finansman imkanlarıyla KOBİ’lere ve reel sektöre destek olmaya devam edeceğiz.”

 

Konuşmaların ardından kredi anlaşmasını, Hazine Müsteşarlığı adına İbrahim Çanakçı, Hazine Müsteşarlığı Dış İlişkiler Genel Müdürü Memduh Aslan Akçay, Dünya Bankası adına bankanın Türkiye Direktörü Ulrich Zachau, Halkbank adına bankanın Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Cebeci ile Halkbank Hazine Yönetimi ve Uluslararası Bankacılık Genel Müdür Yardımcısı Süleyman Aslan birlikte imzaladılar.

Yazı kategorisi: Ekonomi, Finans, Güncel Haber - Yorum | Etiketler: , , , , , | » yorum bırak;

Sivil Bir İnisiyatif Olarak Ahilik Kurumu

Yazan: huseyinsaglam 27 Kasım 2008

Küresel ekonomik kriz ülkemizde de kendini hissettirmeye başladı. Akşam haberlerinde hatta dizilerde esnafın kepenk kapattığı, işverenlerin çalışanlarının mesaisine son verdiği sıkça söylenir oldu. Bu tarz haberlerin bir kısmının spekülatif olduğu kesindir. Ancak dikkatimizi çeken bir husus ise esnafın ya da işçilerin kendi aralarında bir örgütlenme sağlayamadıkları, sendikaların işçilerin üzerinden palazlanan bir kesim oluşturduğudur. Artık bir hikâye gibi anlatılan “ben siftahımı yaptım, alışverişinizi yandaki dükkândan yapar mısınız” sözü kelamı kibar olarak kaldı. Esnafın birbirine destek olmasını bırakın, serbest piyasa aynı iş kolundaki insanları birbirinin rakibi durumuna getirip ahlaksız bir mücadele sahası oluşturdu. Tüm bunları düşündüğümüzde aklımıza bundan yüzyıllar önce ama bu topraklar üzerinde oluşturulan bir birlikteliği, esnaf dayanışmasının adı olan ahiliği getirdi. İnsani ilişkilerin her geçen gün deformasyona uğradığı günümüzde bu önemli teşkilatı yeniden anmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

 

Arapça “kardeşim” anlamındaki ahi kelimesinden gelen ve XIII. yüzyıl Anadolu’sunda görülmeye başlanan Ahilik teşkilatı o döneme damgasını vurduğu gibi Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da büyük bir rol oynamıştır. Bazı araştırmacılar kelime üzerinde çeşitli dilbilimsel çalışmalar yaparak ahinin eski Türkçede bulunan ve Divan-ı Lügati’t-Türk’te de geçen “cömert, eli açık” anlamındaki “akı” sözcüğünden türetildiğini iddia etmektedirler. Kelimenin kökeni konusundaki değerlendirmeleri bir yana bırakırsak terim olarak ahilik yukarıda bahsettiğimiz tarihte kurulup belli bir süre içinde belli kurallarla işlenmiş esnaf ve sanatkârlar birliğine verilen addır. Ahilik konusunda başta Fransız şarkiyatçı F.Taescher olmak üzere birçok batılı araştırmacı ciddi çalışmalar yapmış ve bu kurumun köken olarak Müslüman şarktan gelişmiş olan fütüvvet teşkilatından neşet ettiğini söylemişlerdir. Dini ve ahlaki düsturlarını fütüvvetnâmelerden aldığını bildiğimiz ahiliğin fütüvvet teşkilatından etkilenmemesi elbette söz konusu olamaz. Ancak Anadolu insanı ve kültürü ile yoğrulmuş olan ahiliğin kendine has ve fütüvvetçilikten farklı bazı yönleri olduğu da göz ardı edilmemelidir. Bu sıkı ilişki göz önüne alındığında ahiliğin fütüvvet kavramı açıklanmadan tam olarak anlaşılamayacağı görülmektedir. “Genç, yiğit cömert” anlamındaki “feta” ve ondan türeyen, “yiğitlik, civanmertlik, güzel huyluluk” anlamındaki “fütüvvet” kavramları farklı devirlerde değişik anlamlar kazanmıştır. Bu kavramların bizim konumuza karşılık gelebilecek tarzda sistematize edilmesi Abbasiler dönemine denk gelir. Neşet Çağatay’a göre fütüvvet, bir meslek ve sanata bağlı bulunması gerekli olmayan, içlerinde tasavvuf erbabının ve öteki tarikat birliklerinin de yer aldığı türlü kuruluşların ahlaki kurallar ve yiğitlik nitelikleri ile donatılarak belirli zamanlarda belli amaçlar için bir araya gelerek oluşturdukları örgüttür. Halife Nasır Lidinillah önderliğinde kurumsallaşan fütüvvet teşkilatı kısa sürede yine halifenin çalışmaları sonucu İslam dünyasına yayıldı. Abbasi halifesi bu sayede içte merkezi yönetimin zayıfladığı anda sık sık siyasi otoriteyi tehdit eder bir durum alan bu güçlü teşkilatı kontrol altına almaya, dışta ise teşkilata davet ettiği İslam devletleri hükümdarlarını kendine daha sıkı bağlı bir hale getirmeye çalışmıştır.

 

İslam toplumunda feta ya da fityan olarak nitelendirilen bu sosyal kesimin VIII-IX. yüzyılda Arap yarımadasından ziyade Irak, İran ve Horasan bölgesinde çıkması fütüvvetin sûfilikle kolayca kaynaşmasına da zemin hazırlamıştır. Ayrıca fütüvvet ile tasavvuf hareketinin çıkış gayelerinin İslam dünyasında meydana gelen siyasi, sosyal buhranlara bir tepki mahiyetinde olması bu iki kurumun kısa zamanda iç içe girmesini de sağlamıştır. Halife Nasır teşkilatı resmileştirirken meşhur sufi Şahabeddin es-Sühreverdi’den büyük yardım görmüş ve onun manevi otoritesinden faydalanmıştır. Fütüvvet kavramı miladi VIII. yüzyıldan itibaren bir tasavvuf terimi olarak da kullanılmaya başlanmıştır.

 

Fütüvvet’in Anadolu toprakları ile ilk teması I. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında olmuştur. Halifenin çalışmaları çerçevesinde A.Selçuklu hükümdarı, hocası Mecdüddin İshak’ı Bağdat’a elçi olarak göndermiştir. Mecdüddin İshak geri dönüşünde Sultan Gıyaseddin’in isteği doğrultusunda Muhyiddin Arabi, Evhadüddin-i Kirmanî gibi büyük mutasavvıf düşünürleri Anadolu’ya getirdi. Anadolu’da ahiliğin kurucusu olarak da kabul edilen Ahi Evran’ın, Kirmani’nin damadı olması ahilikle fütüvvetin ya da tasavvuf’un bağlantısı konusunda fikir vermektedir. Müteakiben Şehabeddin Sühreverdi bir heyet eşliğinde halife tarafından I. Alaaddin Keykubat’a gönderilerek kendisine fütüvvet şalvarı ve kâsesi getirilmiş ve sultan resmen teşkilata üye olmuştur. Bu ziyaret Halife Nasır’ın siyasi amaçlarını beklenen ölçüde gerçekleştirmediyse de ahiliğin Anadolu’da gelişip yayılmasında etkili olmuştur.

 

Ahiliğin kurum olarak Anadolu’da ortaya çıkışını hazırlayan birçok etken olduğu görülmektedir. Bunlardan en önemlisi doğudaki Moğol saldırıları sonucu Anadolu’ya gelmiş birçok insanın bölgede tutunabilmeleri için gerekli dayanışmaya olan ihtiyaçları idi. Türkler uzun zamandır Anadolu’ya kesif bir şekilde göç ediyorlardı. İlk gelenler savaşçı karakterde idiler ve geçimlerini genellikle hayvancılıkla sağlıyorlardı. Ancak daha sonra Moğol zulmünden kaçarak Anadolu’ya sığınanlar sanatçı ve zanaatkâr insanlardı.

 

Bunlar Anadolu’da kolayca iş bulabilmek, Bizanslı meslektaşları ile rekabet edebilmek, piyasada tutunabilmeleri için ürettikleri malın kalitesini korumak, üretimi ihtiyaca göre ayarlamak, sanatkârlara sanat ahlakını yerleştirmek, ihtiyaç sahibi olanlara yardım etmek, gerektiğinde ordunun yanında vatanı korumak ve yaşadıkları bölgede asayişi sağlamak adına bir birlikteliğe ihtiyaç duydular. İşte ahilik dediğimiz ve Anadolu’da yerleşik bir düzen kurmuş, çeşitli hedefleri, alt birimleri olan ahlaki ve dini yönü dikkat çekici şekilde gelişmiş bu kurum söz konusu gayelerle kurumsallaşmaya başladı. Ahilik, esnafın dükkânını kapatana kadar iktisadi hayata yön verirken mesai sonrası tekke ve zaviyelerde şeyh-mürid ilişkisi içerisinde farklı bir boyutla karşımıza çıkmaktadır. Ahiliğin nizamnamesi konumundaki Fütüvvetnameler teşkilata mensup bireylerin terbiyesinde ve manevi olarak yetiştirilmesinde kaynak vazifesi görüyordu. Türkçe yazılan Fütüvvetnamelerin daha önce yazılmış eserlerle büyük benzerlik göstermesi Fütüvvet teşkilatının ahilikle olan bağlantısını sergilemektedir. Bu eserlerde ahiler arasında yapılan törenlerin, kutlamaların, mertebe silsilesi ile teşkilatın usul ve erkânına dair ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Fütüvvet anlayışı bir şekilde çeşitli menkıbelerle Hz. Ali’ye dayandırılmaktadır. Bunda Peygambere atfedilen “Ali’den başka feta, zülfikardan başka kılıç yoktur” hadisinin büyük bir önemi vardır.

 

Anadolu’da çok hızlı bir şekilde yayılan ahilik, kurulan esnaf teşkilatıyla iktisadi hayata yön veriyordu. Mal ve kalite kontrolü, fiyat tespiti, esnafın devletle olan ilişkisi teşkilat aracılığıyla yapılıyordu. Mesleklerine göre ayrılan esnaflar bir alt birim olarak teşkilatın nizamnamesini yürütüyordu. Bu anlamda sıkı bir şekilde denetlenen iş kolları halkın yararına, kaliteli ve ucuz mal imal etmekte aksi davranan esnaf kurum tarafından cezalandırılmakta idi. Halk arasında yaygın olarak kullanılan “pabucu dama atılmak” deyimi ticarette hile yapan kişiye verilen bir ceza olarak kayıtlara geçmiştir.

 

Meslek sahibi olmak ahiliğe girmek için ön şart olarak sunuluyordu. Ahilerin şeyhi olarak kabul edilen Ahi Evran dahi ustalığıyla nam salmış bir debbağ (derici) idi. İş sahibi olmak belki de Fütüvvet teşkilatıyla ahilik arasındaki temel farklardan biriydi. Fütüvvet mensubu olmak için bir meslek sahibi olma şartı koşulmazken Ahilikte bu durum olmazsa olmaz bir hasletti. Anadolu Selçuklu sosyal hayatının Moğol işgaliyle (1243 sonrası) birlikte tam bir karmaşaya büründüğü, miskinliğin, dünyadan el etek çekmenin yaygın bir davranış şeklini aldığı vakitte kendi alın teri ile geçinmenin, kimseye el açmamanın temel kural olarak kabul edilmesi ahiliğin Türk toplumuna getirdiği dinamizmi ortaya koymaktadır. Teşkilat sıkı bir kardeşlik bağı ile birbirine kenetlenmiş bireylerden oluşuyordu. Birlikte, çeşitli mertebeler olup ahilik çıraklıktan sonra gelen bir basamak konumundaydı. Bu aşamalar formları belirlenmiş seremonilerle kutlanıyor, yapılan toplantılar ziyafet ve eğlence ile son buluyordu. Esnaf birliklerinin başında şeyh, halife veya nakibler bulunuyordu. Büyük şehirlerde çeşitli gruplar halinde teşkilatlanan ahilerin müstakil zaviyeleri vardı. Zaviyelerin giderleri teşkilat mensupları tarafından ortak karşılanıyor, yabancı misafirler kusursuzca ağırlanıyordu. Ahilerlerin sosyal hayatı ile ilgili en ciddi bilgileri aldığımız Faslı gezgin İbn Batuta seyahat ettiği yerlerde ahiler tarafından kendisine gösterilen hürmet ve misafirperverliği büyük bir şaşkınlıkla anlatmaktadır. Kendisini misafir etmek isteyen iki ahi grubunun birbirlerine bıçak çekecek kadar ileriye gitmeleri teşkilatın konukseverliğinin ilginç bir örneği olsa gerek. Yine Tancalı seyyahın anlattıklarına göre Ahiler yaşadıkları bölgede sadece iktisadi bir güç olarak değil vakti geldiğinde siyasi bir rolle de karşımıza çıkmaktadır. Şehrin idarecisinin olmadığı zamanlarda ahi lideri onun her türlü yetkisine sahip olarak bölgeyi idare ediyordu. Anadolu Selçuklu kaynakları da bu iddiaları doğrular mahiyettedir. Gündüzleri esnaf geceleri sufi bir derviş olarak gördüğümüz bu insanlar sırası geldiğinde silahlı milis olarak istilacılara karşı var gücüyle savaşmaktadır. Ayrıca şehzadelerin iktidar mücadelelerinde taraf olup siyasi erkin her zaman gücüne ihtiyaç duyduğu bir unsur olarak varlıklarını korumuşlardır. Bu güç zamanla bazı çevreleri rahatsız eder bir hale gelmiştir. Asıl adı Nasirüddin Mahmut Ahi Evran b. Abbas (1171-1262 ?) olan ve ahiliğin Anadolu’daki kurucusu kabul edilen şeyhin siyasi gücünden korkan yöneticiler onu çeşitli şehirlere sürmüş ve uzun bir müddet göz hapsinde tutmuşlardır. Nitekim Ahi Evran Moğollara ve onların emrindeki Selçuklu yöneticilerine karşı başlattığı mücadele sonucu ahilikle özdeşleşmiş bir şehir olan Kırşehir’de şehit düşmüştür.

 

Selçukluların dağılmasıyla birlikte Anadolu’nun batısında ortaya çıkan Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında Ahilerden yararlandığını ilk dönem Osmanlı kaynaklarından biliyoruz. Bizans sınırında kurulan Osmanlı beyliği, o dönem için tek hareket noktasının batı istikameti olması dolayısıyla, diğer beyliklerin aksine gayrimüslimlerle savaşmak zorunda idi.

 

Bu durumda ahiler gibi teşkilatlı, gerektiğinde silahlı bir güç olarak organize olabilen sayıca da fazla bu insanlarla Osmanlı idarecileri arasında kaçınılmaz bir birliktelik doğmuştur. Devletin kurucusu olarak kabul edilen Osman Gazi’nin en yakın silah arkadaşlarının teşkilata mensup olması ayrıca beyliğin manevi mimarlarından Şeyh Edebalı’nın ahi kökenli bir aileden gelmesi bu birlikteliğin niteliğini gösterir mahiyettedir. Ahilik, devletin kurucuları arasında da yaygın olup kuruluş devrindeki hükümdarların hemen hemen tamamı teşkilata dahil olmuş, I. Murad birliğe üye olmanın gereklerinden olan şed (fütüvvet kuşağı) bağlayarak ahi şeyhi unvanı almıştır.

 

Ancak Osmanlı Devleti’nin toprakları genişleyip tebaası çeşitlenince ahilik teşkilatında bir değişim yaşanmış ve gayrimüslim halkla ortak çalışma mecburiyeti ortaya çıkmıştır. Eskiden sadece Müslümanların üye olabildiği teşkilatın formatı zamanla değişerek din ve millet ayrımı gözetilmeyen bazı kurumlar ihdas edilmiştir. Ahiliğin lağvı mahiyetinde olan bu değişimin siyasi amacı da göz ardı edilmemelidir. Selçukluların dağılma sürecine girdiği bir dönemde inisiyatif sahibi olup gerektiğinde hükümet organlarından bağımsız olarak hareket edebilen bu kurumun yönetim hakkını kendinden başkasıyla paylaşmaz bir yapısı olan Osmanlı Devleti bünyesinde mevcut haliyle yaşaması mümkün olamazdı. XVIII. yüzyılda ahilik kurumunu kısmen karşılar mahiyette gedik teşkilatı kuruldu. Ayrıca devletin yasaları ile düzenlenmiş loncalar ve esnaf teşkilatları da ihtiyaçları karşılar nitelikte günümüz sanayi ve ticaret odaları gibi faaliyet göstermekteydi. Etkisi gün geçtikçe azalmasına rağmen ahilik kültürü Türk toplumunda hiçbir zaman bitmedi. Günümüzde Anadolu köylerinde hala köye gelen konukların ağırlanması, köy sorunlarının tartışılıp karara bağlanması için ahilerde de bulunan misafir ya da yaran odaları mevcuttur. Bu odalarda eğitici mahiyette sohbetler edilmekte ve ihtiyaç sahiplerine yardım için ortak çalışmalar yapılmaktadır.

 

Sonuç olarak cahiliye devri Arap toplumunun bir karakteri olan feta, kurumsallaşarak İslami karakter taşıyan fütüvvet teşkilatına, ardından tasavvufi bir mahiyetle esnaf kesimiyle de kaynaşarak mesleki bir hüviyete bürünmüş ve ahilik kurumuna dönüşmüştür. Son olarak ahilik seküler karakterde, iktisadi yönü ağır basan gedik teşkilatında karakterini bulmuştur. Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşmasına büyük katkısı olan ahilik kurumunun Ortaçağ gibi erken bir dönemde sivil bir inisiyatif olarak karşımıza çıkması, Türk toplumunun yüzyıldan fazla bir zamandır başına musallat olan “militarist” karakterdeki idare anlayışının panzehiri olma gibi bir çalışmanın da nüvesini teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Ahilikle ilgili çalışmalara bir de bu yönden bakılması, günümüz Türk toplumu araştırmacılarının göz önünde bulundurması gereken bir durumdur.

 

Fatih GÜLDAL

Yazı kategorisi: Ekonomi, Finans, Genel, Yaşam | Etiketler: , , , , , | » yorum bırak;

Ayda 100 YTL lik evler hangi illerde?

Yazan: huseyinsaglam 26 Kasım 2008

100 YTL taksitli evlerin yapımı başlıyor

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın müjdesini verdiği, ‘yoksula 100 YTL taksitle 45 metrekarelik konut’ projesi başlıyor. Toplu Konut İdaresi (TOKİ), ‘yoksula konut’ projesinin uygulanacağı illeri belirledi. İlk aşamada, 18 ilde 15 bin 266 konutluk proje hazırlandı. TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar, bu konutların, diğer konut projelerinin içinde yer alacağını, vatandaşın her türlü altyapı, ısınma ve çevre sorunu çözülmüş konutlarda oturacağını vurguladı.

Ödeyemeyene destek

Ortalama 28-30 bin YTL’ye mal olacak konutların, gerçekten yoksul kesime satılması için kaymakamlıkların, valilerin, yerel yönetimlerin gereken önlemi alacağını söyleyen Bayraktar, “Vatandaş evine girene kadar, başvuruda bile para almayacağız. İçine yerleşince 100 YTL taksit başlayacak ve 20 yılda geri ödenecek” dedi. Başvuruların alınmasından sonra, konut sayısından fazla başvuru olması halinde hak sahiplerinin çekilecek kura ile belirleneceğini kaydeden Bayraktar, 100 YTL’yi ödeyemeyenlerin parasını da, sosyal yardımlaşma ve dayanışma fonlarının ödemesinin öngörüldüğünü bildirdi. Bayraktar, ‘yoksula konut’ projesini ‘Bir Tayyip Erdoğan klasiği’ olarak nitelendirerek, Mart’tan önce satışların başlayacağını bildirdi.

Hangi illeri kapsayacak?

Adana-Akkuyu,
Ankara-Mamak,
Antalya-Çıplaklı,
Batman,
Bursa-Kestel,

Çanakkale-Kepez,
Diyarbakır- Üçkuyular,
Eskişehir,
Erzurum,
Gaziantep,
İstanbul- Kayabaşı,

İzmir,
Kilis,
Konya,
Malatya,
Mersin-Tarsus,
Sakarya-Korucuk,
Van-Kevenli. 

Takvim-Haber7

Yazı kategorisi: Ekonomi, Finans, Güncel Haber - Yorum, Mortgage | Etiketler: , , , , , , , , , , , | 13 Yorum »

Yeni Kira Kanunu hazırlanıyor

Yazan: huseyinsaglam 24 Kasım 2008

Türk Borçlar Kanun Tasarı’sının, hazırlanan şekliyle yasalaşması halinde ev sahipleri, “dedem, evlatlığım oturacak” diye kira sözleşmelerini dava yoluyla iptal etme olanağına sahip olacak.

 

Tasarıda, kiracının korunması ilkesinden vazgeçilmeksizin, kiraya veren ve kiracının karşılıklı menfaatleri arasında, adil denge kurulmaya çalışılıyor.

TBMM Adalet Komisyonu’nun 212 maddesini kabul ettiği 649 maddelik Türk Borçlar Kanunu Tasarısı, kiracı-ev sahibi ilişkisi konusunda da önemli düzenlemeler getiriyor. Kiracı haklarının da korunduğu tasarıda, ev sahiplerinin lehine yeni düzenlemeler öngörülüyor.

“Kiracının korunması” ilkesi doğrultusunda hazırlanan tasarıda, konut ve işyerini kiraya verenlerin menfaatlerinin de gözetildiği düzenlemelere yer veriliyor. Bu çerçevede, tasarının yasalaşması halinde, “Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanunu” da yürürlükten kaldırılacak. Kira sözleşmelerinin temel kanunu Borçlar Kanunu olacak.

İsviçre, borçlar hukukunda kiracıları koruyan düzenlemelerden de yararlanılan tasarıyla; tarafların karşılıklı menfaatleri arasında adil bir denge kurulması amaçlandı. Kira sözleşmeleri bakımından da sözleşme özgürlüğü ilkesine daha uygun düşen bir düzenleme yapılırken, kiracıların korunması amacıyla, emredici nitelikte hükümlere de yer verildi.

- “EVLATLIĞIM OTURACAK” DÖNEMİ BAŞLIYOR-

Tasarıya göre, evini boşalttırmak isteyen kiraya verenler ile kiracılar arasında en sık karşılaşılan sorunlardan biri olan kira sözleşmesinin dava yoluyla sona erdirilmesinde yeni bir döneme girilecek.

Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanunda, kiraya verenin, kendisinin, eşinin ve çocuklarının konut ve işyeri ihtiyacı ileri sürülerek tahliye davası açabileceği öngörüldüğü halde, tasarıda, “kendisinin, eşinin, altsoyunun, üstsoyunun ve kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin gereksinimi sebebiyle, kira sözleşmesini dava yoluyla sona erdirebilmeye” imkan sağlanıyor. Bu durumda; kiraya verenler, üstsoyunun ( babasının ya da büyük babasının) ve altsoyunun (torunlar) konut veya işyeri gereksinimini ileri sürerek tahliye davası açabilecekler.

Bugünkü düzenlemeye göre, “Oğlum evlenecek. Kızım gelin olacak” gibi gereksinimlerle tahliye davası açabilen kiraya verenler, tasarıdaki düzenlemenin yasalaşmasından sonra, “Babam, dedem, torunum, evlatlığım oturacak” gibi gerekçelerle de kira sözleşmelerini dava yoluyla sona erdirilebilecek.

-ELEKTRİK-SU BORCUNU ÖDEMEYEN KİRACILARA TAHLİYE DAVASI AÇILACAK-

Kiraya verenler, konut ve çatılı işyerlerinde, sadece kira bedelini değil, elektrik ve su gibi yan giderleri de ödemeyen kiracılara karşı, temerrüt sebebiyle tahliye davası açabilecekler.

Tasarıya göre, konut ve işyeri kiralarında kiracı, süre bitiminden en az 15 gün önce bildirimde bulunmadığı takdirde sözleşme aynı koşullarla 1 yıl uzatılmış sayılacak. Ancak kiraya veren, 15 yıllık uzama süresi sonunda, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az 3 ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilecek. Düzenlemeyle, kiraya verene, tazminat ödemekle yükümlü olmaksızın, sözleşmeyi tek taraflı sona erdirme hakkı tanınmış olacak.

Başka bir düzenlemeyle de; gereksinim ileri sürülerek boşaltılan konut ve işyerlerinin, 3 yıl süreyle eski kiracıdan başkasına kiralanamayacağına ilişkin mevcut düzenleme, tasarıda da korunmakla birlikte, “yeniden kiralama yasağına” aykırı hareket eden kiraya verenler için öngörülen 6 aydan 1 yıla kadar hapis ve 3 yıllık kira bedeli tutarınca ağır para cezası kaldırılacak. Bunun yerine, kiraya veren, söz konusu yasağa aykırı davrandığı takdirde, eski kiracısına, son kira yılında ödemiş olduğu bir yıllık kira bedelinden az olmamak üzere tazminat ödemekle yükümlü olacak.

ANKA/Haber7

Yazı kategorisi: Ekonomi, Finans, Güncel Haber - Yorum, Mortgage | Etiketler: , , , , , | » yorum bırak;

Kriz kiracılara yeni fırsat yakalattı

Yazan: huseyinsaglam 21 Kasım 2008

Küresel finansal kriz ile birlikte bir yıldan bu yana emlakta devam eden durgun seyir, satışları yavaşlatırken kiralamalarda yüzde 50′nin üzerinde artışa neden oldu. Eskiden İstanbul genelinde satılık-kiralık oranları dikkate alındığında yüzde 60 satılık, yüzde 40 kiralıktan yana olan tablo, bu aydan itibaren gözle görünür bir şekilde değişti. Kiralama oranları yüzde 85′e çıktı. Kiralık evlerde arzın artmasıyla birlikte kira oranları da buna bağlantılı olarak yüzde 20′ye varan oranlarda düştü. Kiralamaların en hızlı şekilde artığı bölgeler arasında özellikle de yeni konut projelerinin yapıldığı Ataşehir, Bahçeşehir, Çekmeköy, Kemerburgaz, Zekeriyaköy, İkitelli, Kozyatağı, geliyor. Kiralamalaya olan talep aslında aynı bölgelerde devam ediyor, ancak eskiye oranla artıyor. Piyasada arzda olan çok sayıdaki konut ise bunun başlıca nedeni. Bunun yanı sıra birden fazla daire sahibi olanlar kiracılar konusunda eskisi kadar titiz davranmıyor.

Kiralamada rekabet oluştu

‘Yeter ki ev boş kalmasın’ düşüncesiyle hareket eden ev sahipleri daha düşük rakamlardan kiralama yapıyor. Reha Medin Emlak’tan Nabi Cücük kiralamalarda bir rekabetin oluştuğunu söylüyor. Çiftehavuzlar ve Selamiçeşme bölgesinde ev sahiplerinin kiralarını 1000-1200 YTL’ye kadar düşürmesini ise buna örnek gösteriyor. Cücük, ‘Yakın bir zamana kadar bu bölgede bu rakamları duymak hayaldi’ diye konuşuyor. Kiralamaların artışındaki bir başka neden ise birden fazla daire sahibi olan ev sahiplerinin sadece aidat ücretleri ödememek için kiraları düşük tutması. Cücük, gelişmekte olan bölgelerdeki ev sahiplerinin aidat ödememek için kiraları düşürdüğünü söylüyor. Bu nedenle Beylikdüzü, Yenisahra-Şerifali, Kartal bölgelerinde 400 ile 500 YTL’ye kadar düşen daireler olduğundan bahsediyor. Bir başka önemli nokta ise eski kiracıların yeni kiracılara oranla daha fazla kira ödemesi. Century 21 Franchise Geliştirme Müdürü Sinan Şerifoğlu, şu anda kirada oturanlar yeni gelecek kiracılardan ortalama yüzde 20 daha fazla ödüyor. Bu nedenle bu kiracılar evden çıkarak aynı bölgede başka bir ev kiralıyor ve yüzde 20 daha ucuza oturuyor’ diyor.

‘Fiyatlar en dip noktada’

Dolar bazında kira ödeyenler ise bu işten en zararlı çıkanlar. Bu nedenle özellikle Etiler, Ulus, Kemerburgaz, Zekeriyaköy gibi bölgelerde kirasını dolar bazında verenler ev sahipleriyle görüşerek dövizden YTL’ye geçmek istiyor.

Ev sahipleriyle anlaşamayanlarsa oturdukları evlerden çıkıp YTL bazında daha ucuza oturabilecekleri evlere yerleşiyorlar. Bahçeşehir’de kiralar 1000 YTL’ye, Çekmeköy’de 800 YTL’ye, Çiftehavuzlar ve Selamiçeşme’de 1000-1200 YTL’ye, Ataköy’de 1200-1500 YTL’ye, Ataşehir’de ise 900-1400 YTL’ye, Beylikdüzü’nde ise 450 YTL’ye kadar düştü. Emlak uzmanları kiralardaki bu düşüş seyrinin bu yılın sonuna kadar süreceğini, 2009 yılının mart-nisan aylarına kadar devam edeceğini öngörüyor. Reha Medin Emlak’tan Cücük, ‘Kira oranları gelebileceği dip noktaya kadar geldi. Satışlar eski beklendiği oranlara geldiğinde bu düşüşler sona erecek’ diyor. Century 21′den Serifoğlu ise ‘Bu düşüş biraz daha devam eder. Yüzde 30 oranlarını da görürüz. Ancak piyasalar dünyada iyi bir ivme kazanmaya başladığında ertelenmiş talep ortaya çıkar’ diye konuşuyor.

İstanbul’da yeni kira trendleri

* Kiralar yüzde 20 oranında ucuzladığından kiracılar aynı bölgede daha ucuza başka evlere çıkıyor. Bunun nedeni eski kiracıların şu anda yenilere göre daha pahalıya oturması

* Dolar bazındaki ödeme yapan kiracılar, YTL’ye dönmek için ev sahipleriyle anlaşmalar yapıyor. Anlaşamayanlar, YTL bazındaki daha uygun fiyatlı evlere yerleşiyor.

* Yatırım amacıyla birden fazla evi olanlar, yüksek aidat ücretlerini ödememek ve bu dönemde ‘boş kalmasın’ düşüncesiyle evlerini daha uygun fiyatlardan kiraya veriyor.

* Ev sahipleri artık doğru kiracıyı bulmak için daha titiz davranmıyor. En uygun fiyattan evini kiralamaya bakıyor.Aksine bu dönemde kiracılar seçici davranıyor.

Dilek Taş / Sabah – Haber7

Yazı kategorisi: Ekonomi, Finans, Mortgage | Etiketler: , , , , , , | » yorum bırak;