‘Mevlana’ Kategorisi için Arşiv
Bugün Hz. Mevlana’nın doğum günü
Yazan: huseyinsaglam 30 Eylül 2009
Yazı kategorisi: Mevlana | Etiketler: din, islam, konya, Mevlana | » yorum bırak;
MEVLANA’DAN ALTIN ÖĞÜTLER
Yazan: huseyinsaglam 19 Haziran 2009
* Sevgiden acılar tatlılaşır; sevgi yüzünden bakırlar, altın olur; sevgi yüzünden tortular durulur, arınır; sevgiden dertler şifa bulur; sevgi yüzünden padişah kul kesilir.
* İşiyle öğüt veren, sözüyle öğüt verenden daha iyidir.
* Keskin kılıç, yumuşak ipeği kesmez.
* Çarpık ayakkabı, çarpık ayağa uyar.
* Görevini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına, ne mazeretin çaresi, ne ilacın şifası çare getirmez.
* İnsanların sıkıntılarına katlanmak, Allahü Tealanın beğendiği, Resulullah’ın sevdiği ve evliyanın özendiği bir ahlaktır.
* İnsanları iyi tanıyın! Her insanı kötü bilip kötülemeyin, her insanı da iyi bilip övmeyin.
* Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur.
* Muhabbet ve merhamet insanlığın; hiddet ve şehvet de hayvanların sıfatlarındandır.
* Dünyada her şey bir şeyi çekmiştir; sıcak sıcağı çekmiştir, soğuk soğuğu. Aslı olmayanlar aslı olmayanları çeker durur.
* Kargalar ötmeye başlayınca, bülbüller susar.
* Dostların ziyaretine eli boş gelmek, değirmene buğdaysız gitmektir.
* Kalbi ve sözü bir olmayan kimsenin yüz dili bile olsa, o, yine dilsiz sayılır.
* Her rüzgârla otlar gibi sallanırsan, dağlar kadar bile olsan bir ota değmezsin.
* İnsan ile hayvan arasındaki fark, edeptir.
* Kuş ancak kendi cinsinden kuşlarla öter.
* Elden geldiği kadar kaç kötü arkadaştan; kötü ahbap kötüdür en zehirli yılandan; yılan zehir akıtıp candan eder; ama kötü arkadaş, can ve imandan eder.
* İçteki kiri su değil ancak gözyaşı temizler.
* Anlamak bilmek; bilmek affetmektir.
* Nasıl bakarsan öyle görürsün.
* Bir kimseyi tanımak istiyorsan; düşüp kalktığı arkadaşlarına bak.
* Köpek, kalp kıran insanlardan daha vefalı ve şereflidir.
* Testi taştan korkar.
* Ekmeğini, terine banıp yiyeceksin.
* Dövüşmeden önce konuşmayı denemek daha hayırlıdır.
* Öküzün rengini dışında, insanın rengini içinde ara.
* Bin zulme uğrasan da zulüm yapma.
* Elbiseleriniz eski de olsa, kalpleriniz yeni ve temiz olmalı.
* Her ne kadar Farsça konuşuyorsam da aslım Türk’tür.
* Geveze birine sır söylemek, çatlak testiye su koymaya benzer.
* İnsanın ilim ve edebi, en büyük varlığıdır; eskimez, çürümez, kaybolmaz.
* Bozuk olunca maya, ne ar tanır ne haya!”
Yazı kategorisi: Genel, Mevlana, Yaşam | Etiketler: islam, Mevlana | » yorum bırak;
Hamburg’da Mevlana’nın 800.doğum yıldönümü etkinlikleri
Yazan: huseyinsaglam 25 Haziran 2007

Mevlana Celaleddin Rumi’nin 800. doğum yılı çerçevesince Hamburg’ta Türk Öğretmenler Derneği ve Hamburg Başkonsolosluğu Eğitim Ataşeliğinin katkılarıyla bir etkinlik düzenlendi.
Türk ve Almanların büyük ilgiyle izlediği etkinlikte bir konuşma yapan Hamburg Eğitim Ataşesi Emin Yaldız, İslami dininin bugün terörle özdeşleştirilmeye çalışıldığını belirterek, “Hoşgörü ve iyiliğin sembolü bizim dinimizdedir” dedi.
Hamburg Türk Öğretmenler Derneğinden Gülseren Doğaner, bu yılın Unesco tarafıdan Mevlana yılı ilan edildiğine dikkati çekerek, Mevlana’nın hayat felsefesi ve sevgi anlayışının bütün dünyada örnek alınması gerektiğini belirtti.
Hamburg Üniversitesi Türkoloji Bölümü Öğretim Üyeleri’nden Doç. Dr. Turgut Göğebakan da Mevlevilik ve Sufizm üzerine bir konuşma yaptı.
Etkinlikte, Mevlana ile Hacı Bektaşi Veli’nin engin hoşgörü anlayışını canlandıran bir skeç oynandı ve şair Demir Gökdil, Mevlana’nın şiirlerinden bestelenmiş eserler okudu.
Yazı kategorisi: Güncel Haber - Yorum, Mevlana | Yorumlar Kapalı
Mevlevîlik Yasak, Biz Mevlana Faaliyetleri Yapıyoruz!..
Yazan: huseyinsaglam 21 Haziran 2007

MEVLANA’nın doğumunun 800’üncü yıldönümündeyiz, bu münasebetle yurtiçinde ve dışında çeşitli faaliyetler yapılıyor. Hattâ Vatican’da tennureli dervişler döndü, rivayete göre zünnarlı papazlar hayran kalmışlar.
Ne garip tecelli, bizde Mevlana ve tarikatı hâlâ yasak, hâlâ garip, hâlâ zincirli.
Mason tekkeleri açık, Mevlevî tekkeleri kapalı.
Bazıları Mevlana’yı kullanmak istiyor. Masonlar bile Mevlanacı, Onlara göre o, “Büyük Türk düşünürü ve ozanıdır.”
Mevlana’yı anlamayan, anlamak istemeyen nice kişiler koyu Mevlanacı.
Onu Şamanist bile yapanlar var.
Mevlana kimdir? Bu sorunun cevaplarını vermek istiyorum:
1. O bir İslâm büyüğüdür.
2. O bir velidir.
3. O Resulullah’ın vekili, varisi, halifesidir.
4. O Kur’an’ın bendesidir “Men bende-i Kur’anem…’’ demiştir.
5. O bir Şeriat Müslümanıdır. Başta beş vakit namaz olmak üzere kutsal Şeriat’ın bütün emirlerini yerine getirmiştir. Gündüzleri sâim, geceleri kâim olmuştur.
6. O bir tarikat güneşidir.
7. O kâmil bir mürşittir.
8. O itikatta ehl-i sünnet ve cemaat yolundadır.
9. O son derece yüksek bir ahlaka sahip erdemli bir kişidir.
10. O dünyaya, paraya, servete, mala mülke hiçbir değer vermeyen zâhid bir kişidir. Bir gün evinin işlerine bakan kişiye sormuş: “Bugün evde ne var?” “Hiçbir şey yok efendim…” cevabını alınca “Oh ya Rabbi çok şükür, evim Peygamber evine benzedi…” buyurmuşlardır.
11. Mevlana, Yüce Allah’ın Anadolu halkına büyük bir lütuf ve ihsanıdır.
12. Mevlana’nın eteğine yapışan, öğütlerini tutan -biiznillah- kurtulur, ebedî saadete nâil olur.
13. Mevleviliğin temel kurallarından birincisi devamlı taharet üzere olmak ve beş vakit namazı dosdoğru kılmaktır. Bunda en ufak bir şüphe yoktur.
14. Çilesiz Mevlevilik olmaz.
15. Masonluk, materyalizm, rasyonalizm, dine aykırı ideolojiler ve …izmler kesinlikle Mevlana ve Mevlevilik ile bağdaşmaz, uyuşmaz.
16. Gerçek ve olgun Mevlevi iyi insan, iyi Müslüman, iyi vatandaş demektir.
17. Türkiye’yi bugün içinde bulunduğu çıkmazdan, derin buhrandan, kopukluktan Hazret-i Mevlana ve Mevlevilik kurtarabilir. Yazık ki, Hazret-i Pîr yasaklıdır.
18. Çile çıkarmamış olan, namaz kılmayan, Şeriata uymayan kimseler kendilerini bedavadan Mevlevi sanmasınlar. Onlar olsa olsa “Mevlana muhibbi” olabilirler.
19. Bundan sonra yeniden Mevlevi tekkeleri açılabilir mi? Bu soruya cevap vermek çok zordur. Çünkü altı yüz küsur senelik bir devamlılık tahrip edilmiştir. Gerçek Mevlevi şeyhi olmadan Mevlevi tekkesi açmanın manası olmaz. Bina yapılabilir ama şeyh bulunamaz. Bu konuda çareler, çözümler, çıkışlar aranmalıdır. Acaba bir Şazeli şeyhi, Mevlevi olabilmek için gereken şartları yerine getirirse Mevlevi şeyhi olabilir mi? Olur veya olsun demiyorum, olabilir mi diye soruyorum…
20. Birkaç büyük Avrupa ve Amerika başkentinde birer Mevlevi tekkesi veya merkezi açılması gereklidir.
21. Kırsal kesim, taşra, varoş, gecekondu zihniyet ve kültürü ile Mevlevilik olmaz. Mevlevilik yüksek bir medeniyet, yüksek bir kültürdür.
22. Para karşılığında sema gösterisi (!) yapanlar Mevlevi midir?
23. Karı erkek karışık sema hokkabazlıkları yapanlar Mevlevi olabilir mi?
24. Ne din var ne iman, “Ah Mevlana vah Mevlana!..”
25. Mesnevî, roman veya hikaye kitabı gibi okunup anlaşılacak ve yararlanılacak bir kitap değildir. Mutlaka bir ehlinden, bir Mesnevîhandan ders alarak okunmalı, iyice anlaşılmalı ve öğrenilenler hayata geçirilmelidir.
26. Mevlevilik ile fâsıklık, fâcirlik, münafıklık, isyan tuğyan birlikte olmaz. Böyleleri Mevlevî değil, yol kesicidir.
Monla-yı Rum Mevlana Celalüddin Rumî kaddesallahu sirrehüssami hazretleri, hangi meşrebten olurlarsa olsunlar, bu ülkede yaşayan bütün Müslümanların veliyyünimetidir. Yüce Allah sırrını takdis buyursun, kendilerine dualar ediyor, rahmet diliyoruz. Ruhaniyetleri üzerimize sâyeban olsun. Âmin…
Mehmet Şevket EYGİ
Yazı kategorisi: Mevlana | Yorumlar Kapalı
Ayasofya’da Mevlena sergisi
Yazan: huseyinsaglam 12 Haziran 2007

Unesco Mevlânâ yılı etkinlikleri kapsamında Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenecek “Aşk Ocağında Cân Olmak – İnsanlığın Mirası: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî” isimli sergi 18 Haziran 2007 Pazartesi günü İstanbul Ayasofya Müzesi’nde açılıyor.
Sergide Mevlâna’yı ve 800 yıl boyunca müzik, edebiyat, hat gibi güzel sanatlar alanlarında toplumu derinden etkilemiş ve öncülük etmiş Mevlevilik kültürünü anlatan eserlere yer verilecek.
Küratörlüğünü Ekrem Işın’ın yaptığı sergi 12 Ağustos 2007 tarihine kadar pazartesi günleri dışında 09.00 ile 18.30 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Ziyaretçiler, “Halk Günü” olarak belirlenen her ayın ilk pazartesi günü ise ücret ödemeden sergiyi gezme imkânına sahip olacaklar.
Mevlana Sergisi 1500 yıllık Ayasofya’da
Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği “Aşk Ocağında Cân Olmak – İnsanlığın Mirası: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî” isimli serginin çok büyük ve önemli bir proje olduğu belirtiliyor.
Ayasofya Müzesi’nde açılacak yaklaşık 200 özgün eserden oluşan sergi, dünya standartlarında gerçekleştirilen ilk ve tek Mevlânâ sergisi olma özelliği taşıyor.
Sergide Mevlânâ’nın bütün zamanlara aşk ve barış öneren, bütün insanlığı kucaklayan felsefesi yeniden vurgulanacak. Ayasofya Müzesi, 1500 yıllık geçmişiyle, ‘Bir’liği simgeleyen görkemli kubbesi, Hıristiyanlığı anlatan mozaikleri, muhteşem Osmanlı hat’ları, mihrabı, hünkâr mahfili ile “Medeniyetler İttifakı”nın kendi başına işareti.
Sergide, Mevlâna’nın, dünyada eşine az rastlanır bir felsefe-kavram-mekân birlikteliği içinde daha iyi anlaşılması, yerli ve yabancı ziyaretçilere kültür zenginliğimizin yeniden hatırlatılması amaçlıyor.
Öğretileri tüm dünyada kabul gören Mevlânâ, tüm hayatı boyunca din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden bütün insanlığa aşk ve barış öneren; sevgiyi, sınırsız hoşgörüyü, iyiliği, sabrı, sakinliği, şiddet ve öfkeye esir olmamayı, dayanışmayı, merhamet ve affetmeyi öğretmeye çalışmıştır. Bu öğretiler 800 yıl boyunca özellikle müzik, edebiyat, hat gibi güzel sanatlar alanlarında toplumu derinden etkilemiş ve öncülük etmiş Mevlevilik kültürünün seçkin eserleri sergide yer alacak.
200’e yakın özgün esere yer veriliyor
Ayasofya Müzesi’nde özel olarak tasarlanmış geçici bir bölüm içinde gerçekleşecek olan sergide, Konya Mevlânâ Müzesi, Konya ve Ankara Etnografya Müzeleri, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, İstanbul Divan Edebiyatı Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Yıldız Şehir Müzesi ve İstanbul Sadberk Hanım Müzesi’nden derlenen 200’ye yakın özgün eser yer alacak. Sergi, “Hayatı ve Düşünceleriyle Mevlânâ”, Mevleviliğin 800 yılı, “Mevlevi Dergâhı”, “Matbah-ı Şerif”, Mevlevilikte Giyim – Kuşam”, “Müzik ve Sema”, “Hat, Edebiyat ve Mevlevilikte Sembolizm” gibi başlıkların yer aldığı 9 ana bölümden oluşuyor.
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, Prof.Dr. Nurhan Atasoy, Prof. Uğur Derman, Tuğrul İnançer, Dr. Nuri Şimşekler ve Ekrem Işın’dan oluşan Danışma Kurulu’nun yol göstericiliğinde hazırlanan serginin küratörü Ekrem Işın. Sergi projesinin yönetimini Münevver Eminoğlu üstlenirken, mimari tasarımı Ahmet Özgüner, grafik tasarımı Ersu Pekin tarafından gerçekleştiriliyor.
“Aşk Ocağında Cân Olmak-İnsanlığın Mirası: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi” sergisi, 19 Haziran – 12 Ağustos 2007 tarihleri arasında pazartesi günleri dışında 09.00 ile 18.30 saatleri arasında ziyaret edilebilecek.




Yazı kategorisi: Mevlana | Yorumlar Kapalı
Mesnevi’nin 15 dilde tercümesi yapıldı
Yazan: huseyinsaglam 28 Mayıs 2007
Mevlana’nın ünlü eseri Mesnevi’nin 15 Dilde Tercümesinin yapıldığı 8′inin ise ciltler halinde basıldığı bildirildi.

Mesnevi’nin Yunanca, Felemenkçe, Rusça, Tacikce, Çince, Hintçe, Azeri Türkçesi, Malayca Ve Korece Tercümelerinin hazırlandığı Öğrenildi
Mevlana’nın ünlü eseri Mesnevi’nin 15 dilde tercümesinin yapıldığı 8′inin ise ciltler halinde basıldığı bildirildi.
Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, AA muhabirine yaptığı
açıklamada, belediye olarak 2007 Mevlana Yılı’na yönelik çalışma yaptıklarını söyledi.
Yurt içi ve dışında çok sayıda etkinliğe imza attıklarını vurgulayan
Akyürek, yıla yönelik en önemli projelerinin arasında Mesnevi’nin 20′den fazla dilde tercümesinin yapılması olduğunu bildirdi.
Bu kapsamda Türkiye’nin yanı sıra İtalya ve ABD gibi birçok ülkede alanında uzman bilim adamlarıyla anlaştıklarını ve Mesnevi’nin bugüne kadar 15 dilde tercümesinin yapıldığını anlatan Akyürek, şunları kaydetti:
”Bunlardan Türkçe, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Fransızca, Farsça, Arapça ve Urduca Mesnevi’nin basımı tamamlandı. Hatta bunların önemli bölümü yurt dışına kültür ve dış işleriyle ilgili bakanlık ve birimlere gönderildi. Mesnevi’nin Boşnakça, Japonca, İspanyolca, Arnavutça, Türkmence, İsveççe ve Kazakça tercümeleri tamamlandı. Bunlar da baskıya girdi. Yakında bu dillerdeki Mesnevi’nin de ilgili yerlere dağıtımına başlayacağız.”
Bunların dışında Yunanca, Felemenkçe, Rusça, Tacikçe, Çince, Hintçe, Azeri Türkçesi, Malayca (Endonezya ve Malezya için) ve Korece tercümelerinin sürdüğünü vurgulayan Akyürek, bunlardan bazılarında son aşamaya gelindiğini, bazılarına da yeni başlandığını söyledi.
Çok talep gören İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Fransızca Mesnevi’nin
baskısının aralıklarla yapıldığını belirten Akyürek, ”Dış İşleri ile Kültür ve
Turizm Bakanlığından sürekli yabancı dillerde Mesnevi talebi geliyor. Türkiye’ye gelen bir yabancıya özellikle Mevlana Yılı’nda en güzel hediye Mesnevi oluyor.
Biz de belediye olarak yurt dışı programlarında yabancı dilde Mesnevi veriyoruz” dedi.
Akyürek, 2007 Mevlana Yılı’nda 20′den fazla dilde Mesnevi çalışmasını 17
Aralıka kadar tamamlamayı hedeflediklerini sözlerine ekledi.
Yazı kategorisi: Mevlana | Yorumlar Kapalı
Hz.Mevlana Türbesinden Resimler
Yazan: huseyinsaglam 18 Mayıs 2007







Yazı kategorisi: Mevlana | Yorumlar Kapalı
Batı, Mevlana’yı İslam’la Niye Anmıyor?
Yazan: huseyinsaglam 15 Mayıs 2007
Tasavvuf üzerine yaptığı çalışmalarla Prof. William Chittick’e göre Batı Mevlana’nın adını İslam’la anmaktan korkuyor. Onlar için Mevlana, şiddet eksenli yaşayan Müslüman ülkelerden “tesadüfen” çıkan bir şair.
— Bu etkinlikler sebebiyle Mevlana, anlaşılmaktan öte yeni bir imajla büründürülmüyor mu sizce?
Birçokları için Mevlana, Ortadoğulu bir şairden ibaret. Aynı durum Türkiye için de geçerli. Türk kültüründe de Mevlana’nın İslam’la ilişkisi tam manasıyla ortaya koyulmuyor. Tüm dünyada insanlar Mevlana’yı kendi anlamak istedikleri gibi gösteriyorlar. Özellikle Batı’da insanlar Mevlana’nın İslam’la ilişkisinin olduğunu söylemeye utanır hale geldi. Çünkü İslam, her zaman terörle anılıyor. Bir nevi İslam’la terör birbirini tanımlayan tanımlar onlar için. Müslüman olduğunu dahi söylemeye utanan çok kişi var. Hâlbuki Mevlana, Müslüman kimliğinden ötürü Mevlana olmuştur. Ancak Batı dünyası Mevlana’yı dini ile bir arada düşünmek istemiyor korkularından ötürü.
— Batıdaki İslam algısının değişmesinde en önemli etken neydi?
Bu uzun hikaye….. 7. yüzyıla kadar dayanıyor. İslam ortaya çıktıktan sonra tüm dünyada hızla yayıldı. Özellikle Hıristiyanların yaşadıkları bölgeleri fethetti. Her zaman İslamiyet Hıristiyan uygarlığını tehdit eden bir din olarak görüldü. İslam’ın ortaya çıkmasından itibaren Muhammed’i kendileri için bir tehdit olarak algıladılar. Bu farklı dini, Hıristiyanlığa karşı düşman olarak tanımladılar. Fakat Ortaçağ’da Arapçadan Latinceye çok sayıda kitap çevrildi. Bunların ardından Hıristiyan dünyası İslam’ı yeniden keşfetti.
— Peki bugün?
Artık devletler, hükümetler din merkezli olmaktan çıktı. Rönesans’tan sonra Batı dünyası tamamen farklılaşması kolay değildi. Batı dünyasındaki bilim adamları her zaman için ‘din’i kavram açısından düşman olarak tanımladı. En çok İslam’dan nefret ettiler; ama aynı tavrı Hıristiyanlık ve Yahudilik için de takındılar. Fakat günümüzdeki demokratik anlayışta dini kişisel yaşadığın sürece sorun değil. Topluma mal etmeyip, kendi başına inanmanda bir beis yok. Bu görüşe göre, ‘ Din bir bilgidir ve inandığın bir şey olarak sende kalır. ‘ Hükümetler ve devletler için böyle devam ettiği sürece mesele değildir. Din tamamen kişisel ve sübjektiftir. Buraya kadar problem görülmüyor; birisi çıkıp da sana neye inanman gerektiğini söyleyene kadar.
— Bu kırılma ne zaman oldu?
İran Devrimi Batı dünyasında, dinin aynı zamanda politik bir etki ve kimliğe sahip olabileceğinin göstergesiydi. Dinin insanları ve toplumları hareket ettirebilen bir unsur olduğu fark edildi. Bu hareketin, çıkarlarına karşı bir saldırı olabileceği görüşü hakim oldu. Eğer din, İsrail örneğindeki gibi kendi çıkarlarına hizmet ediyorsa sorun yok; fakat aynı tavra İran bürününce ciddi bir problem. Amerika bu devrimin ardından İran’ı ve İslam’ı sürekli kötüledi. Daha sonra olaylar birbirini takip etti; terörist saldırılar, 11 Eylül… ve bunların ardından tekrar Rönesans’tan önceki İslam algısı canlandı. Medya şiddet içeren olaylarla İslam’ın bir araya gelmesine bayıldı ve bu durumu çok destekledi. İnsanların bombalandığına değinenlerin yanında Mevlana ile ilgili haberlerin hiçbir değeri yoktu. Şiddet içerikli haberler varken Mevlana’yı kim izler?
İslam Dünyasında İslam’ım Özü Unutuldu
— Peki, Batı’da karakterize edilen İslam anlayışında Mevlana nasıl konumlandırıldı?
İnsanlar İslam’la ilgili hoşlanabilecekleri şeyler duydukları takdirde, mesela mimari ya da İslam sanatı gibi, bunlara tamamen kültürel bir ürün diyerek bakıyorlar. Genel itibarıyla ‘’ Bu, İran ya da Türk kültüründen beslenmiş; fakat İslam’la alakası yoktur.’’ der ve ikisini birbirinden ayırırlar. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Benzer misallerin en büyüğü Mevlana’dır. Mevlana dünyanın en önemli şair, düşünürlerinden biridir; fakat hiç kimse Mevlana’nın İslam’la alakası olduğunu duymak istemez. Çünkü Batı dünyası İslam’la ilgili güzel şeylere kulaklarını tıkar. Onların tek düşüncesi; Müslümanların tüm dünyayı fethedip, güç kullanarak herkesi Müslüman yapacağıdır. Batı’da herkes politik açıdan aşağı yukarı bana inanır. Özellikle fanatik Hıristiyanlar bu fikre bayılır; İsrail’i sonuna kadar desteklemek için bu düşünceyi kullanırlar. Bu fikirlere sahip kişilerin zaten şiirle, güzellikle, aşkla alakası yoktur, tek dertleri politikadır.
—Buna Müslümanlar nasıl bir tavır geliştiriyor sizce?
Modern zamanda birçok insan İslam’ın ne olduğunu unuttu. Din, bir kabuğun içinde bırakıldı. Bu kabuk, İslamiyet’in kurallarıdır. Eğer ulemaya, mollalara ‘’ Neden kuralları izlemek zorundayız? ‘’ diye sorarsanız size; ‘’ Allah böyle ister, yapmazsanız cehenneme gidersiniz. ‘’ derler. Halbuki bu, esas cevap değildir. Gençler bu sözleri inandırıcı bulmaz; zorlama, kabullendirme çabası şeklinde algılanır. Günümüzde İslam, insanlara entelektüel, felsefi ve duygusal açıdan dokunmayı, onlarla bu şekilde irtibata geçmeyi unuttu. Bunların hepsi katı kurallara uyulması pahasına terk edildi. Kurallar aslında İslam’ın küçük bir parçasıdır. Asıl olan bu kuralların manasını öğrenmektir. İslam’da kurallar elbette vardır; lakin bunlar dinin tamamı, kendisi değildir. Asıl amaç, Allah’ı sevmektir. Onu yeterince sevmiyorsan zaten kuralları uygulamanın bir manası yok. Kuraları izleme sebebin, Allah’ı seviyor olmandır.
Amerika Mevlana’yı Değil, Korku’yu Duyuyor
— Bir yandan İslam’a yönelik korkular artarken diğer taraftan Mevlana ve İbn. Arabî’ye ilgi artıyor. Bu iki durum arasında nasıl bir ilişki var? Birbirini tetikliyor mu?
Amerika’daki insanları düşünecek olursan yüzde 99’u Mevlana ile ilgili hiçbir şey duymamıştır. Sadece yüzde 1’inin haberdar olduğunu düşünsek bile 2, 5 milyon insan eder. Bu bile çok fazla… Mevlana kitapları çok satanlar listesinde değildir. Eğer Amerika’da Müslümanlarla ilgili bir kitap milyonun üzerinde satıyorsa kesin, dini kötülüyordur ve terörizmle alakalıdır. Eğer Mevlana’nın eserleri bir şair kitabı olarak çıkarsa; içinde aşktan, sevgiden bahseden şiirler varsa ancak o zaman çoksatar. Mevlana esasında Amerikalılar için çok şey ifade etmiyor; çünkü mantaliteleri tamamen farklı. Amerikan halkının İslam’la ilgili duyduğu tek şey ‘’ korku’’.
— Son olarak, bu devrin insanlarının Mevlana ve İbn Arabi’den alması gereken en önemli öğüt nedir sizce?
İnsanlar hükümet, kurum ve kuruluşların emirlerinin dinledikleri sürece huzur bulamayacaktır. Mutluluk ve huzuru içimizde aramamız gerekiyor. Bu arayış esnasında, entelektüel ve ruhsal bir kendini keşfetme sürecidir. Modern insan için bu keşif çok daha zor. Mevlana’nın mesajlarının anlaşılması da bugün daha güçtür. İbn Arabi’yi anlamal ise Mevlana’ya nazaran daha meşakkatlidir. Aslında en önemli mesaj; insanın özgür olmasıdır. Kastettiğim, politik değil, ruhsal açıdan bir özgürlük.
Aksiyon
Yazı kategorisi: Mevlana | Yorumlar Kapalı
‘Mevlânâ’yı anlayamadık’
Yazan: huseyinsaglam 12 Mayıs 2007
Piyanist ve kompozitör Tuluğ Tırpan Mevlana Senfonisi besteledi, Sertap Erener de çarşamba günü Aya İrini’de yapılan konser de yorumladı. Her iki sanatçıyla Mevlana hakkındaki düşüncelerini konuştuk. Anlaşılan o ki, Erener’in de dediği gibi kimse Mevlana’yı anlamıyor.
Sertab Erener:
Mevlânâ’yı anlasak hiçbir sorun kalmazdı
Mevlânâ yılı nedeniyle etkinlikler hız almaya başladı. Çarşamba günü Aya İrini’de gerçekleştirilen Mevlânâ Senfonisi konseri de bu çalışmalardan biriydi. Avusturya Kültür Ofisi’nin “Kültürleri Kaynaştırma” projesi kapsamında gerçekleştirilen Mevlânâ Senfonisi’nin bestecisi Tuluğ Tırpan, solisti Sertab Erener, neyzeni Burcu Güneş, semazeni de Tarık Azazi’ydi… Bilkent Üniversitesi’nde müzik eğitimi alan Tuluğ Tırpan, uzun yıllar Viyana’da yaşamış bir bestekâr. Nasıl bir Mevlânâ yorumuyla karşı karşıya olduğumuzu merak ettiğimiz için Erener ve Tırpan’la röportaj yapalım istedik. Malum Mevlânâ şimdilerde çok popüler. Senfoni bu popülerlikten ne kadar pay almıştı acaba? İkili, hayallerindeki Mevlânâ’yı anlatacaklarını söyledi. Öyle de oldu. Konserin en ilginç bölümü Ziya Azazi’nin ‘modern sema’ yorumuydu. Tennuresiyle, sikkesiyle bir sihirbaz gibi oynayan Azazi, beğeniyle karşılandı. Mevlânâ Senfonisi’ni Kültür Bakanlığı beğenirse konserlerin arkası gelecek…
Nasıl bir Mevlânâ Senfonisi’yle karşı karşıyayız?
Sertab Erener: İnsanın varoluşunu bu kadar saf ve barışçıl cümlelerle telafuz eden ve bütün yaşamını buna adamış bir alimi anlatmak zor. ‘Şunları söyledi’ diye ona müzik yazmak o kadar basit değil. Mevlânâ bestesi yaparken çok sade, iddiasız ve düzgün bir duruş gerekiyor. Tuluğ, ‘en az notayla, en sade bir şekilde nasıl bir senfoni yapabilirim?’ sorusunun peşine düştüğü için beni çok etkiledi.
Tuluğ Tırpan: Eserin çatısını semanın üzerine kurdum. Çünkü Mevlânâ fikri ile ilk yakınlaşmam Galata Mevlevihanesi’nde oldu. Sonra semanın formunun nasıl olduğunu araştırdım. Semanın özünde içsel bir yolculuk var. Yaratan’dan alıp kula veren hali sergiliyor. Aradaki taksimi, müziğiyle, methiyle kendi içinde hikâyesi olan bir form. Mevlânâ Senfonisi modern bir semaya dönüştü.
Mesnevi’den şiirler var mı?
Tuluğ Tırpan: Var. Eser bir rubaiyle başlıyor ve yine Mesnevi’den parçalarla devam ediyor. ‘Mevlânâ fikrini en iyi anlatan eser budur’ gibi bir iddiam yok. İnsanların inanılmaz bir beklenti içine girmesi beni korkutuyor. Ben sadece içsel yolculuğumu besteledim.
Mevlânâ’yla tanışmanız nasıl oldu?
Sertab Erener: Judi Krihsnamurti (Hintli bir bilge) gibi insanların eserlerini okuduğum dönemde Mevlânâ’yla da tanıştım. Bir mertebeye gelmiş insanlar Yaratan’la buluştuklarında hep aynı cümleleri sarf etmişler…
Mesnevi’yi okudunuz mu?
Dil nedeniyle Türkçeye çevriminin çok başarılı olduğunu düşünmüyorum. Zor anlaşılıyor. Anlamak için bayağı uğraşmak gerekiyor. Ben öyle bir süreç yaşadım. Birkaç İngilizce çevirisini okudum. Onlar daha anlaşılır oldu benim için.
İyi çeviriler yapıldı aslında…
Evet, Tuluğ’un tavsiye ettiği bir çeviri var. Onu merak ediyorum, okumayı planlıyorum.
Tuluğ Tırpan: Simyacı’nın Mesnevi’den alınan bir hikâye olduğunu öğrenince, merak edip Mesnevi’yi okudum.
Sema izlemeye hiç gittiniz mi?
Sertab Erener: Evet, bundan üç yıl önce Galata Mevlevihanesi’ne gittim. Çok güzeldi.
Mevlânâ’nın yeterince tanındığını düşünüyor musunuz?
Sertab Erener: Herkesin bir Mevlânâ fikri olduğunu düşünüyorum; ama çok insanın bu konuda derinleştiğini sanmıyorum. Şu anda dünyada Mevlânâ’yı anlamaya çalışan çok insan var. Türkiye’de iki üç kelimeyle, derinleşmeden bir takip söz konusu.
Tuluğ Tırpan: Mevlânâ yurtdışında Buda’yla, Gandhi’yle özdeşleştiriliyor. Türkiye’de ise birçok insan din fikri ile özdeşleştiriliyor. Dolayısıyla anlatmak istediğini anlayamıyorlar.
Dinle hiçbir ilgisi yok mu? Mevlânâ medresede İslam ilimleri okutan bir alimdi.
Tuluğ Tırpan: Olmaz olur mu? Sonuçta Mevlânâ’nın fikirlerinin, yazdıklarının kaynağı Kur’an-ı Kerim. Mevlânâ, Kur’an’ı okuyup analiz etmiş bir alim, usta bir yazar…
Kaynağı Kur’an-ı Kerim dediğinize göre dinden bu kadar soyutlanması doğru mu?
Tuluğ Tırpan: Soyutlanmıyor…
Ne oluyor?
Tuluğ Tırpan: Bu biraz da bilgiyle alakalı. Avrupa’da da Türkiye’de de bu meseleyle ilgilenen insanların bir kısmı Mevlânâ’nın köklerine iniyorlar, konuya daha geniş bir perspektiften bakabiliyorlar. Bir kısmı ise yalnızca kendini ilgilendiren bölümünü aktarıyor… Ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum?
Hayır, maalesef…
T.T. : İlginin yoğunluğu ile alakalı. Birçok insan Simyacı’dan sonra Mevlânâ’yla ilgilenmeye başladı. İlgilerin kökeni beni ilgilendirmiyor. Önemli olan sonucu. Yani bir insan üç satır bir şey öğrense, bir yola, fikre girişte bir anahtar eline almış olur.
——————————————————————————–
O’nu hissederek yaptığın hiçbir işte ikilik olmuyor
Peki Mevlânâ sadece hoşgörü ve hümanist kimliğinden mi ibaret?
Sertab Erener: Mevlânâ’nın en kabaca anlaşılma hali bile kötü değil. Çok barışçıl, yaklaştırıcı, birleştirici bir şeylerden söz ediyor. Mevlânâ Senfonisi buna hizmet ediyorsa bizim çok güzel bir şey bu.
Mevlânâ’nın sizin için tam olarak anlamı ne?
Biz var oluşun küçük bir parçasıyız. Mevlânâ bütüne ulaşma yolculuğunda bize yardımcı olan bir adım.
Arayışta olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Çok düşünürüm hem de. Çok bireysel, kendimle ilgili bir yolculuk. İyi insan olmak önemli. Varoluşumla ilgili mesajım nedir? Niçin ben, kimim? Niye buradayım?
Bu sorular artık sizi yormuyor mu?
Yormuyor. Bütün yaşamımı O’nun şekillendireceğini biliyorum ve bunun bir süresinin olduğunu da zannetmiyorum. Belki de ömrüm yetmeyecek.
Şeb-i Arus törenlerine hiç katıldınız mı?
Sertab Erener: Yok, gitmedim. Bu yıl gideceğim ama. Olağanüstü olduğu söyleniyor.
Bu konuda eleştirilirseniz ne diyeceksiniz…
Şeb-i Arus Galata Mevlevihanesi’ndeki semanın daha büyüğü. Ben Mevlânâ’yı ne kadar anlamışsam, o kadarını sunacağım. Yorumumuz olmadığı sürece zaten bu işlerin de bir anlamı yok.
Popülerlik güzel şeyleri tüketip öldürebiliyor ama…
Sertab Erener: O’nu hissederek yaptığın hiçbir işte ikilik olmuyor. Sadece sevgi oluyor. O sevgiyle hareket etmek bence ibadetin kendisi.
Sema sonuçta kuralları olan bir ritüel. Oysa konserde modern bir şekilde yorumlandı. Folklorik bir gösteri olarak algılanmasından endişe etmiyor musunuz?
Sertab Erener: Ben her şeye açığım. Dünyayı tek bir taraftan bakmadan okumaya çalışıyorum. Bizi birbirimizden ayıran en büyük hata bu. Hiçbir şeyi tabulaştırmayalım. Mevlânâ, ‘Ne olursan ol gel!’ demiş. ‘Kâfir olsan da gel, içiyorsan da, içmiyorsan da gel. Gel, burada bir olalım.’ diyor.
Evet ama ‘bırak da gel’ diyor, ‘aynen gel’ demiyor ki
Kendini, egonu bırak demek istiyor. Herkesin yorumu başka işte. Ben öyle anlamak istiyorum.
Mevlânâ’nın gel deyişi farklı, davet var…
Sevmemiz lazım birbirimizi. Kimse sevgiden söz etmiyor. Herkes sevgiyi ticarete döktü.
Yazı kategorisi: Mevlana | Yorumlar Kapalı
(Mü’minin) İzzet (Kaynakları)
Yazan: huseyinsaglam 7 Nisan 2007
“Yaratıklar üzerindeki büyüklük hakkı, âlemleri terbiye eden en güzel şekilde yaratan, takdir edip doğru yolu gösteren insanları dilediği zaman kaybedilen nurları tecelli ettiği zaman insanın aklını dehşete düşüren âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. Göklerde ve yerde azamet O’nundur. O, Aziz’dir, Hakim’dir.”(512)
İnsanların Rablerine boyun eğmeleri, bâtıla değil, hakka eğilmektir. Çünkü yaratma, idare etme, zenginlik ve mülk yalnız onundur. Kulların geleceği onun dileği ve iradesine bağlıdır.
İnsanların en mutlu vakitleri uzunca ve mütevâzi olarak alınlarım izzet sahibi yaratanları için yere koydukları andır. İşte bu anda insanlar gerçek değerlerini bilir, seviyelerini tesbit eder, inkar edilmeyen ve mutlak gerekli olan Rablerinin (ubudiyet) hakkını yerine getirmiş olurlar.
Öte yandan insanın kendisi gibi bir kula boyun eğmesi şüphe götürmeyen bir bâtıldır. Bu durumda kibir tasarlayan ise haklı olmadığı bir durum ve bâtılane davrandığı bir işe girmiştir. Seviyesiz kişinin kibir tasarlaması güç getiremediği suçu işlediği gibi, haddini de bilmediğini ortaya koyar. İslam zillet ve kibri haram kılıp izzeti vâcib kılmıştır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Kimin kalbinde hardal tanesi ağırlığında kibir var ise Allah (c.c.) onu yüzüstü ateşe atacaktır.”(513)
Diğer bir rivayet de şöyledir:
“Bir zamanlar adamın biri çok beğendiği süslü elbiseleri ve taranmış saçı ile kibir içinde yürüdü. Allah (c.c.) onu yere batırdı. O, kıyamete kadar yerin dibine batmaya devam edecektir.”(514)
Evet kibir Allah’ın (c.c.) bir vasfıdır. Beşer için, Allah (c.c.) hakkı olan vasıflarda O’na ortak koşmaya kalkışmaları uygun düşmez. İnsanların kibir taslamaları kötü hasletlerden sayılır. Bunun kökeninde hakkı inkâr, durumu bilmeme, hadde tecavüz, sûî muşeret ve iyiliği hakir görme vs. gibi hususlar yatmaktadır.
islâm müslüman için küçük, hakir ve zelil düşmesini haram kılmış, ona şahsiyet ve mevkiine halel getirecek herşeyden uzak durmasını tavsiye etmiştir. Enes bin Malik Resulullah’dan (s.a.v.) şunu rivayet etmiştir:
“Kim, dünya için üzülürse Rabbını gazaplandırmış olur. Kim, başına gelen bir musibetten dolayı şikayetçi olursa Allah’a (c.c.) şikayet etmiş olur. Kim ondan yararlanmak için bir zengine eğilirse Allah’ı (c.c.) gazaplandırmış olur. Kim de Kur’an’a sahip olduğu halde cehenneme girerse Allah (c.c.) onu daha da uzaklaştırsın.”(515)
Diğer bir rivayet de şöyledir:
“Kim bir zenginden dünyalık elde etmek için yanına oturur ona yaranır ise dininin üçte ikisi gider ve cehennemlik olur”.
Bu hadis bir musibet karşısında bazı insanların zillete düşmelerini, dünyalık bir meta için oturup ağlamalarını, yardım için çığlık atmalarını, borç veya karşılıksız bir şeyler elde etmek için zenginlerin ayak tozuna sürünmelerini (şiddetle) reddeder.
İmkânsızlıklar için üzülmek düşüklük sayılmaz. Esas islâm’ın haram kıldığı şey, imkânsızlıklar için insanın kendisi (düşük) ve zelil düşürmesidir.
Eskiler kahramanlıklarım şöyle gösterirlerdi: Mesela, bir yaralı veya (musibetzede) iyileşinceye kadar başına gelenlere sabreder. Azimle durumunu muhafaza ederdi. Yoksa şuna buna inleyerek kendini düşük bir duruma düşürmezdi. Bu anlamda şâir şöyle haykırmış:
“Ben kanaat gösterir, zenginlikten pek hoşlanmam. İmkânım nisbetinde benden borç isteyene yardıma koşarım. Bazen zor duruma düşer sıkıntılar çekerim. Fakat şahsiyetimi koruduğum için mutluyum. Güvendiğim kişi bile benden ne borç, ne de karşılıksız borç vermek suretiyle şahsiyetimden birşey elde edebildi”. Şâir, başına gelen musibet zâil oluncaya kadar sabredeceğini ve güvendiği biri olsa bile kimseye eğilmeyeceğim ifade etmektedir. İslâm, mü’mini izzet ve gerçek hürriyetin bulunduğu mevkiye oturtur. Bunun için mü’min cemiyetinde bu değerlerin peşinde bulunması gerek. Bunu elde etmek kendisi için zor oluyorsa zillet diyarından göçüp, izzeti buluncaya kadar onu aramaya koyulmalıdır. Bu hususta Allah (c.c.) şöyle buyurmuş:
“Öz nefislerini zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: “Ne izde idiniz?” Onlar: “Biz yeryüzünde dinin emirlerini tatbikten âciz kimselerdik.” Melekler de: “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Siz de oraya hicret etseydiniz ya” derler. İşte onlar böyle olanların barınakları cehennemdir. O ne kötü biryerdir.”(516)
Allah (c.c.) güçsüz ve imkânsız erkeklerle kadın ve çocukların özürlerini kabul etmiş ve bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Erkeklerden, kadınlardan – çocuklardan, zayıf ve acz içinde bırakılıp da hiçbir çareye gücü yetmeyen, hicrete bir yol bulamayanlar müstesna işte onlar Allah’ın kendilerini affedeceğini umabilirler. Allah çok affedicidir. Çok yargılayıcıdır.”(517)
”Bu ifadeler “İslâm’ın zilleti nasıl kabul etmediğini ve ondan kurtulmak için de her türlü imkânı nasıl seferber ettiğini göstermektedir. Müslüman’ın şahsiyeti ve imanı Rabbi ile iftihar etmesi, îmanın azametinden dolayıdır. İman azameti taşkınlık değildir. O mü’minin hiç otoriteye eğilmemesidir. Hiç bir makama yaranmaması ve hiçbir insana kuyrukçu olmaması demektir. Böyle bir îman da Allah’a (c.c.) boyun eğmek nisbetinde diğer engellerden uzaklaşma var. Ondaki tatmin ve huzur nisbetinde yücelik mevcut… O imanın içinde yeryüzündeki tüm sapıklıklardan insanların boş iddialarından ve hayatın aldatıcı unsurlarından uzaklaşma var…
İman azametinde mü’minlere hizmet var. Onlar alçak gönüllülük ve tebessüm var. Hakk’a boyun eğmek herşeye usulünde gitmek ve en doğru yolda yücelik istemek var…
“Kim ululanmak hevesine düşerse bilsin ki bütün ululuk Allah’ındır. Güzel kelimeler ancak O’na yükselir. Onu da iyi amel (ve hareket) yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır. Onların kurdukları tuzağın bizzat kendisi mahvolur”.
İzzet, yücelik ve şahsiyet islâm’ın davet ettiği cemyetin her tarafına inanç ve eğitimi ile ekip filizlendirdiği hususlardır. Hz. Ömer (r.a.) bu hususlara şu sözleri ile işaret etmişlerdir. “Ben çökücü bir duruma davet edildiğimde açıkça hayır diyeni severim”. Müezzinin günde beş defa ezanların başında ve sonunda büyüklüğün sadece Allah’a âit olduğunu îlan etmesi neyedir? Ve tek bir lafızlarının namazdaki tüm oturuş ve kalkışlarda tekrar edilişinin manası nedir? Bu şunun içindir:
“Müslüman sarsılmaz bir inançla bilecektir ki Allah’tan başka büyüklük taslayanların hepsi küçük ve yücelik taslayanlarm tümü de hakirdir. Bu ilâhî nida insanları dünya zorluklan kendilerini sarstığı zaman en doğruya davet için bir mesaj mesabesindedir. Onun içindir ki Allah (c.c.) Esma-i Hüsna’dan “en büyük” ve “En yüce” mânâsına gelen iki mübarek ismi seçmiş ki müslüman bunları rüku ve secdeleri esnasında tekrarlasın ve bunlar vasıtasıyla yücelik ve büyüklüğün sâdece Allah’a (c.c.) âit olduğunu anlasın. İzzet, karşılığında bir vecibenin bulunduğu bir haktır. İnsan kendisinden istenenleri ödemeden malı ile bile olsa bir hak talep edemez.
Sana herhangi bir görev verilir. Sen de bunu en lâyık veçhile yerine getirirsen hiç kimsenin sana müdâhale hakkı veya hiçbir makamın sana nahoş bir söz söylemeye hakkı olmaz. Bu durumda, içinden sana tenkit ve lafların geldiği tüm gedikleri kapatmış ve âmirlerin yanındaki şahsiyetini korumuş olursun. Artık en azılı düşmanların bile senden çekinmeye başlar Allah (c.c.) şöyle buyurur:
“İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzel iyilik bir de ziyâde vardır. Onların yüzlerine ne bir toz bulaşır, ne de horluk kaplar. Onlar cennetin yaranıdırlar ki kendileri onun içinde ebedi kalıcıdırlar. “(518)
Kötülük kazanmış olanlara gelince onların bir kötülüğünün cezası bir misli iledir. Kendilerini bir horluk kaplayacak. Onları Allah’tan (c.c.) hiçbir kurtarıcı da yoktur. Sanki yüzleri karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte bunlar da ateşin yaranıdırlar ki kendileri onun içinde ebedi kalıcıdırlar. Kötülükleri irtikâb etmek, fert ve cemiyet için hakir düşüp değer kaybetmenin yoludur. Allah (c.c.) Uhud savaşında karşılaşılan hezimet sebebinin bâzı kişilerce gösterilen muhalefet olduğunu beyan etmiştir. “Hakikat iki ordu karşlaştığı gün izinizden geri dönenler yok mu? Onları irtikap ettikleri bzı şeyler yüzünden ancak şeytan kaydırmak istedi. And olsun Allah yine onları affetti. Çünkü Allah yargılayıcıdır. Halimdir.”(519) islâm, müslümana izzeti tavsiye edince ona, tüm yol ve sebeplerini de kolaylaştırmış ona değerin takvada, yüceliğin ibâdette izzetin de Allah’a itaatta olduğunu beyan etmiştir. Bunları bilen ve tatbik eden bir mü’mine dünya’dan nasibini eksiksiz alması bir vecibedir.
Ona, biri haksızlık eder veya bir saldırganın onun malına göz dikmesi hâlinde nefsini müdafaa etmesi Allah (c.c.) yolunda cihaddır. Böyle bir harekette bulunan sadece kendi şahsî hakkını değil, umumun hakkını savunmuş olup, örnek alınacak bir işe girmiş sayılacaktır… Müslümanın hakkını müdafaa esnasında ölmesi şehâdettir. Bir adam Resulullah’a (s.a.v.) geldi ve şöyle dedi:
”Ey Allah’ın (c.c.) Resulü! Bir şahıs benim malımı gasbetmeye girişirse ne yapayım? “Malını ona verme.” “Benimle döğüşürse?” Sen de doğuş. Ya beni öldürürse? Sen bu durumda şehitsin. Ben onu öldürürsem ne olur? “O cehennemlik olur. buyurdu.”(520) Evet mü’minin, her açgöze hedef ve her saldırgana yem olmaması izzet îcabıdır. Bilakis, namusu, malı, nefsi ve ehli için ölümü göze alması gerek. Şayet bu uğurda olduğu için hafif gelir. Allah (c.c.) haksızlıklardan intikam almayı, mazluma yardım, zâlime de aşağılık olacağı için meşru kılmıştır.
Allah (c.c.) bununla müslümanın hakkı koruması ve elinde dayanak olmasını murad ederek onu, büyük bir bağışlama ve şanını yüceltecek olan bir müsamahayı göstermesi müstesnabu hakkını korumada direnmeye davet etmiştir. Allah (c.c.) aşağıdaki âyeti kerîme ile mü’mine ilkin, îman derslerini ve yücelik esaslarını telkin etmiştir.
”Size verilen şey dünya hayatının geçici birer faydasıdır. Allah indinde olan sevab ise daha hayırlıdır ve süreklidir. Bu sevaplar iman edip te ancak Rablerine güvenip dayanmakta büyük günahlardan fahiş kötülüklerden kaçınmakta, öfkelendikleri zaman bizzat kusurları örtmekte, bağışlamakta olanlara Rablerinin tevhid ve ibâdete âit dâvetine icabet edenlere namazlarını dosdoğru kılanlara-ki bunların işleri araarmda müşavere iledir. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah’a taat uğrunda harcamaktadırlar.” (521) Ferd ve cemaat olarak sahibine tam izzeti sağlayan bu talimattan sonra Allah (c.c.) şöyle buyurur:
“O kimselerdir ki kendi haklarına tecavüz vâki olduğu zaman onlar yardımlaşırlar ve intikam alırlar. Kötülüğün cezası da ona denk bir kötülüktür. Fakat kim bağışlar ve kendisi le düşmanı arasını düzeltirse onun mükafaatı Allah’a aittir. Elbette O zâlimleri sevmez.”(522)
Mu minin bir ahlâkı da başkası onu öfkelendirdiğinde affetmesidir. Aynı zaman da mütecavizlerin haddini vermek ve fonksiyonları kırmak için onları te’dib etmek de onun ahlâkının gereğidir. Mümin bu halinde mütecavizleri korkutmak için kuvvetini göstermekle mükelleftir. O, bu yüce makamında affetme yetkisine de sahiptir. Çünkü acizlik belirtilerini izale ettikten sonra güçlünün affetmesi mü’minin yüceliği ve mütecavizin de bir nevi te’dibi kabilindedir. Yukarıda geçen son ayetlerin ihtiva ettiği ahlâk ile ilk âyetlerin ihtiva ettiği ahlâk birbirinden ayrıdır. İlk âyetlerde hata işleyenlerin kusurlarının affedilmesi kasdedilmiştir. “Öfkelendikleri zaman bizzat kusurları örtmekteler.”(523)
Son ayetler ise caniye hükmünü bildirmekte onu cezasına çarpmakta ve kısas kılıcını boynuna koymaktadır. Böylelikle onun saldırganlığı önlenmiş cesareti kırılmış olur.
Adaletin gecikmesinden sonra da artık fazilet yerini bulmuş olur. Bu durum hilekârların cemiyetten çekilmesine mü’minin de izzetinin artmasına vesile olacaktır… İnsanda zâif ve kararsızlık hasletleri olduğu için nefsinin meseleleriyle arzularının yerine getirilmesini ayırt edebilen kişi az miktarda kötülük ve şahsiyetini lekeliyecek hareketlerde bulunur. Bundan dolayı Resulullah (s.a.v.) bizlere böyle düşük hareketlere girmememizi ve arzuladığımız hususlara açık alınla girişmemizi emir buyurmuştur ve şöyle demişlerdir:
“İhtiyaçlarınızı izzet -i nefs ile talep ediniz. Çünkü her şey takdir -i ilahi ile cereyan eder,”(524)
Resulullah (s.a.v.) bizlere bütün insanlık başımıza toplansa bile Allah (c.c.) bizlere verdiği bir şeyi men edemiyeceklerini Allah’ın (c.c.) men ettiği şeyi de veremeyeceklerini beyan etmiştir. Onun için müslüman işin neticelerini, onlan takdir eden en büyük zata havale edip ona dayanmalı ve güvenmelidir. Mümin dinine sarılmalı, ihmal ettiği için zelil düşmemeli. Ahmaklara kibir ve yükselme fırsatını vermemelidir. Herhangi bir kararın altında Allah’ın (c.c.) îmâsı yoksa gerçekleşmez. Allah (c.c.) şöyle buyurdu:
“Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutacak yoktur. Tutacağı seviyede ondan sonra salıverecek yoktur. O mutlak galip, hüküm ve hikmet sâhibidir.”(525)
Allah’ın (c.c.) bazı kullarına verdikleri onun tüm kullarının üzerinde olan iradesinden bir milim değiştirilmez. Bizler çok kere işimizde muvaffak olamadığımızın farkına varırız. Fakat bu durum kendisini hiç bir şeyin âciz bırakmıyacağı Allah (c.c.) hakkında düşünülmez. “Allah emirlerine hâkim ve galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler”.(526) Hakka en yakın faydası en çok ve mes’eleleri halletmede en doğru yol; müslümanın dimdik yüce amelli hiçbir ihtiyaç ve zorluğa boyun eğmez. Duasıyla yaratıcısına yalvarır eksikliklerini yalnız Allah’a bildirmesidir. Mü’min aşağıdaki âyet ile tüm eksikliklerini Allah tarafından giderileceğinin şuurunda olduğu için bunu kimseye açmaz.
“Eğer Allah (c.c.) sana herhangi yüzden bir keder bir zarar dokundurursa onu kendisinden başka hiç bir giderici yoktur. Eğer sana bir hayır da dilerse onun fazlını geri çevirici hiç bir kuvvet de yoktur. O bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok yargılayıcıdır. Çok esirgeyicidir. “(527)
Resulullah (s.a.v.) ashabına nasıl tok gözlü ve kanaati öğrettiğini, en basit olsa bile hiç bir şeyi kimseden istemeyeceğini, reddetmeyi ne biçimde talim ettiğini biliyorsundur”. Ashâbdan herhangi biri devesinden iner kamçısını alır ve kimseden kendisine uzatmasını taleb etmezdi.
İnsanlar, şu iki husustan biri için zillete düşüp din ve dünyaları hususunda aşağılığı kabullenirler…
1. Rızık elde etmek,
2. Ecelden kaçmak.
İşin garip tarafı şudur ki, Allah (c.c.) bu iki hususta da hiç bir insana müdahale hakkı tanımamıştır. Hakikatte insanları hayat ve yiyecek konusunda haris olan nefisten kaynaklanan bir vehim ve bu kadar zelil düşürmektedir. İnsanlar zillete düşme korkusu ile zelil, fakirliğe düşme korkusu ile aç gözlüdürler. Oysa İslâm tevhid hakikatini; geçmiş, gelecek ve korkutucu tüm hususlarda Allah’a bağlanma ve hiçbir şeye mâlik olmayan hayır ve serde fonksiyonu olmayan insanlardan bir şey beklememe esasları üzerine kurmuştur.
“Rahmeti tam ve şâmil olan (Allah)’a karşı size kurtarıcı bir yardımda bulunabilecek olan kimdir? Şu sizin ordunuz mu? Kâfirler gururdan başka bir şey içinde değildir. O eğer rızkınızı tutup kesiverirse size rızık verebilecek kim? Hayır onlar bir azgınlık, bir nefret içinde mütemadiyen inat etmişlerdir.”(528)
İbnü’l Kayyım bir münacatında şöyle der:
“Ey isteklerimde O’na sığındığım! Ey sakındığım şeylerden kendisine iltica ettiğim Allah (c.c.)! Senin kırmış olduğun kemiği insanlar saramaz. Senin sardığın kemiği de hiç bir insan kıramaz”.
İşte kâmil tevhid budur. Zavallı miskinler bununla iyileşmeye koşuşsunlar. Onlar ki kapılarda dilenmek, istismara elverişli elbiselerle evlerin eşiklerine dayanmak suretiyle yüzlerindeki suyu dökmüşlerdir. İslâm insandaki kararsızlıkları yıkıp onun tertemiz havayı teneffüs etmesini sağlamak ister. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“İnsanın eceli kendisini aradığı gibi, rızkı da kendisini taleb eder. “(529)
Resulullah (s.a.v.) insanların farz olan çalışmayı terketmeleri için bunu söylememiştir. Bunu ancak cahil olanlar söyleyebilir. Fakat O bunu insanların güzel çalışıp kötü ısrar ve ayıp olan yaltaklanmalara tenezzül etmemeleri için söylemiştir. İşte Allah’ın (c.c.) şu yeminlerinin sırrı da budur:
“Rızkınız ve size va’d olunagelen şeyler göklerdedir. İşte o göğün ve yerin Rabbine and olsun ki va’d olduğunuz o şeyler tıpkı sizin konuştuğunuz gibi şüphesiz ve kat’i bir gerçektir” (530)
İbn Mes’ud (r.a.) Resulullah’tan (s.a.v.) şunu rivayet eder:
“Sizleri cennete götürecek her şeyi emredip cehenneme götürecek olan her şeyden de sakındırdım. Cibril (a.s.) ruhuma nakşetti ki hiçbir kimse rızkını tamamlamadan ölmeyecektir. Binaenaleyh ey insanlar .’Allah’tan korkun ve rızık talebinde güzel hareket ediniz. Birinizin rızkı biraz gecikince Allah’a (c.c.) masiyette bulunmak suretiyle onu aramasın. Çünkü Allah’ın (c.c.) nimetlerine masiyetlerle ulaşılmaz.”(531)
İslâm bu tavsiyelerle kendine sarılanların şanını yükseltip yeryüzünde onları şerefli bir makama yüceltmişir. Sonra da onlara, kendi ihtiyaçlarımız için gittiğimiz insanları, vermek veya men etmek için ancak, vasıtalar olabileceklerini beyan etmiştir. Abdullah b. Mes’ud Resulullah’tan (s.a.v.) şu hadisi rivayet etmiş:
“Allah’ın (c.c.) rızasızlığı ile kimseyi memnun etmeye kalkışma. Allah’ın sana verdiğini başkasından bilme. Allah’ın (c.c.) sana vermediği bir şeyden dolayı başkasını yerme. Hiç kimsenin hırsı ile rızık gelmediği gibi istemeyenin rızıksızlığı ile de, gelecek olan rızık geri gitmez. Allah (c.c.) adalet ve ihsanı ile genişlik ve bolluğu, kendisine teslim olma ve inançta kılmıştır. Üzüntü ve kederi de rızıksızlıkta kılmıştır”.
Bu hadisi şerif iyiliğe karşı nankörlükte bulunmayı veya verileni hakir görmeyi kasdetmemiş. Hadis şunu kasdetmektedir:
“İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a (c.c.) da teşekkür etmez.”(532)
Bir önceki hadisin mânâsı: insan, kendisine verilen bir iyi-
lik için köleleştirilmemeli ve şahsiyeti çiğnenmemelidir. Çünkü bu iyilik verenden önce Allah’ın (c.c.) bir nimetidir. Veren kişi de bu bağışı ile istediği şekilde insanları kullanıp satın aldığını düşünmemeli…
Bu hareket onun ecrini öldürmeye kâfidir. Bu durum riyakârların işidir. Şahsiyetli kişiler böylelerinin vereceği bağıştan sıkıntı çekerler.
Şiir:
“Vallahi sana amcaoğluyum. Ne neseple beni geçer ne de bana bir şey vermişsin ki beni azarlayabilesin.”
Allah (c.c.)rızası için verip insanlara Allah (c.c.) için haklarını verenlerin mükafatı hakkında Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş:
“Kime birşey verilirse, bulduğu takdirde ona karşılık versin, karşılığını versin, karşılığını bulamayan ona teşekkür etsin. Kim ona teşekkür ederse, karşılığını vermiş sayılır. Kim de ona teşekkür etmezse nankörlük etmiş olur.”(533)
Ne şekilde olursa olsun dünyada kalmak için ölümden korkmak ve ölçüsüz hareketlerde bulunmak ahmaklıktır. Çünkü ölümden kaçmak eceli uzatmadığı gibi öne atılmak ta ömrü kısaltmaz. Bu nasıl olabilir ki?
“Her ümmetin mukadder bir eceli vardır. Binaenaleyh o müddetleri gelince bir saat ne geri bırakabilirler ne öne alabilirler.”(534)
Kader, şereflinin başına gelir. O bu vasıta ile hayır kazanır. Zelilinden basma gelir. Rızasızlığımdan dolayı, günah kazanır. Öyle ise takdiri ilahiden kurtuluş yok, sen şerefli olmaya bak…
Yazı kategorisi: Mevlana | Yorumlar Kapalı





