Huseyin’s Daily Blog

“Ya olduğun gibi görün; ya göründüğün gibi ol !..”

‘Aile & Çocuk’ Kategorisi için Arşiv

Affet Babacigim..

Yazan: huseyinsaglam 30 Eylül 2009

Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve “Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak” diyerek rest çekti… Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.

Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.

Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, “Baba bende seninle gelmek istiyorum” diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına “Baba nereye gidiyoruz ?” diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi.Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.

Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü.Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can’ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.

Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.

Can: “Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?” diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında “Beni affet baba.” diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.

Oğlu: “Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!” diye hatasını belli ediyordu…Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu…”Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın… Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.

Yazı kategorisi: Aile & Çocuk, Genel, Hikayeler, Yaşam, hikaye | » yorum bırak;

Seferîliğin Mahiyeti

Yazan: huseyinsaglam 13 Ağustos 2009

Kişinin herhangi bir nedenle ikamet ettiği yerden kalkıp başka bir yere gitmesi veya gitmek için yola koyulması, Arapça’da sefer veya müsaferet olarak adlandırılmakta olup, bu şekilde yola çıkmış kişiye de seferî veya müsafir denilir. Seferînin mukabili mukimdir ve mukim bir yerde yerleşik bulunan, yolcu olmayan kişi anlamındadır. Türkçemiz’de seferîlik veya müsaferet yerine, çoğunlukla yolculuk tabiri kullanılmaktadır. Fıkıh ve ilmihal kitaplarında seferîlik veya yolculuk sözlük anlamına yakın olmakla birlikte, ondan farklı olarak, belirli bir mesafeye gitmek anlamındadır. Yolcu olan kişiyi ilgilendiren bazı özel ruhsat hükümleri bulunduğu için seferin tanımının ve mahiyetinin iyi belirlenmesi gerekir.

Önceki fakihler yolcu olmanın tanımında iki farklı kriteri göz önünde bulundurmuş; kimi gidilecek mesafeyi, kimi de bu mesafe katedilirken harcanan zamanı ölçü almıştır. Her iki kriter de yaya yürüyüşü veya kafile içerisindeki deve yürüyüşüne göre hesaplanmıştır. Hanefîler’in çoğunluğunun kabulüne göre yolculuk, orta bir yürüyüşle üç günlük bir mesafeden ibarettir. Buna “üç konak” veya “üç merhale” de denir. Bir kişinin günde ancak altı saat yolculuk yapabileceği kabul edilince üç günlük yolculuk on sekiz saatlik bir zamana tekabül etmiş olmakta ve buna göre karada böyle bir yürüyüş ile, denizde ise mutedil bir havada yelkenli bir gemi ile on sekiz saat sürecek bir mesafe “sefer süresi” sayılmıştır. Seferîlik belirlenirken yolun yalnız gidiş mesafesi esas alınır, dönüş mesafesi hesaba dahil edilmez. Yolculuk yapan kimse süratli gider ve bu mesafeyi daha kısa sürede katederse, bu mesafe hesabına göre yine yolcu sayılır.

Yolculukta üç günün esas alınması ve üç günün zaman ve mesafe olarak ifade edilmesi konusunda herhangi bir âyet ya da hadis bulunmayıp, bu ayarlama İslâm hukukçuları tarafından yapılmıştır. Onlar bu zaman ve mesafe ayarını yaparken büyük ölçüde, sahâbenin Hz. Peygamber’in uygulamasını tavsif edişlerine ve onların kendi uygulamalarına dayanmışlardır. Meselâ Hanefîler üç günlük yolculuğun seferîlik hükümlerine esas olduğunu tesbit ederken büyük ölçüde, yolcu olan kişinin üç gün üç gece mest üzerine meshedebileceğini bildiren şu hadisi esas almışlardır: “Mukim kimse tam bir gün bir gece, yolcu ise üç gün üç gece mesh eder” (Müslim, “Tahâret”, 85; Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 60).

Daha sonra bu üç günlük yol veya on sekiz saatlik yolculuk asrımızda değişik ince hesaplarla kilometreye çevrilmiştir. Bu çevirmenin de asıl sebebi, çağımızda hızlı ulaşım araçlarının ortaya çıkması sonucu, üç günlük süre ölçütünü uygulamanın neredeyse imkânsız hale gelmiş olmasıdır. Bu hesaplara göre, kişinin yolcu sayılacağı ve yolculuk ruhsatlarından istifade edeceği mesafe, küçük bazı farklılıklarla 85-90 km. arasında tesbit edilmiştir. Ancak her iki ölçüyü yani zaman veya mesafeyi esas almanın ayrı ayrı problemleri vardır. Mesafe esas alındığında, son derece hızlı ve konforlu vasıtaların ortaya çıkması sebebiyle, bu 90 kilometrelik yolun oldukça meşakkatsiz ve çok kısa bir süre içerisinde katedilebilmesidir. Zamanın esas alınması durumunda ise yine birçok problem ortaya çıkmakta, gelecek birkaç yıl içinde seferîlik ruhsatları diye bir şey kalmayacağı, hatta zamanın esas alınması halinde bugün bile seferîlik hükümlerinden istifade edilemeyeceği ileri sürülmektedir. Bununla birlikte çağdaş İslâm bilginleri, bu ikisinden mesafe ölçüsünün daha objektif veya uygulanabilir olduğu kanaatindedirler. Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, namazların kısaltılmasını mubah kılan yolculuk, ortalama iki günlük yolculuk veya ağır yükle ve yaya olarak iki konaklık mesafedir.

Seferîlik meselesinin üzerinde durulması, doğru bir tanımının yapılmaya çalışılması, bu durum için tanınmış bazı ruhsat ve kolaylıklardan istifade edilebilmesine yöneliktir. Başka bir ifadeyle, seferin ne olduğu sağlıklı bir şekilde ortaya konulmalı ki, seferî değilken seferîlik hükümlerinden istifa edilmiş olmasın veya seferî olunduğu halde sefer ruhsatlarından mahrum kalınarak gereksiz yere sıkıntı çekilmesin.

Sefer bir yerde yerleşik bulunan kişi için normal ve sıradan bir iş değil, gelip geçici ve olağan dışı bir durumdur. Olağan dışı bir durum olduğu için sefer halindeki meşakkat, kişiye birtakım ruhsatların verilmesine sebep olmuştur, fakat hamallık gibi ağır bir işte çalışmada daha fazla meşakkat bulunduğu halde, olağan durum olması sebebiyle bu gibi ağır işler yolculuk durumuna kıyas edilmemiştir.

Yolculuktaki ruhsatların veriliş nedeni, yolculuğun meşakkat, telâş ve normal düzenin bozulmasını içermesidir. Fakat bunlar değişken (izâfî) bir kavram olduğu için fakihler meşakkat yerine daha objektif ve herkes için geçerli bir kriter arayışına girmişler ve mesafe ayarı yapmak zorunda kalmışlardır.

Yolculuğun içerdiği meşakkat tek boyutlu değildir. En başta yolculuğun getirdiği yorgunluk ve bedensel sıkıntılar vardır. Bunun yanında yolcunun, yolculuğun amacıyla ilgili endişe ve korkuları, geride bıraktığı işi, eşi, ailesi ile ilgili endişeleri bulunabilir. Buna bir de yol güvenliği endişesi eklenirse yolcu için tanınan ruhsatların mânası daha iyi anlaşılır. Hal böyle olunca, yolculuğa çıkan kişinin zaman kaybına tahammülü yoktur. O bir an önce işini bitirmek ve normal yerleşik hayatına dönmek arzusundadır. O halde onun yolculuk esnasında zaruri ihtiyaçları dışında oyalanmaması gerekir. İşte yola çıkan kişinin bir an önce normal yaşantısına, evine, işine dönme doğal arzusunu çabuklaştırmak için dinimizde, bazı kolaylıklar getirilmiştir. Bunların başında namazla ilgili olan “namazın kısaltılması” (kasr) ve “iki namazın bir vakitte kılınması” (cem`) gelir. Dikkat edilirse hem kasr, hem de cem` zaman kaybını en aza indirmek gibi bir amaca mebnidirler. Kişi namazı tam kılarak vakit kaybetmeyecek veya bir namaz vaktinde durmayıp onu öteki vakit namazıyla birlikte eda edecek ve mola zamanını ona göre ayarlayacaktır.

Dikkat etmek gerekir ki bu ruhsatlar daha ziyade yaya olarak veya at, deve gibi hayvanlarla yolculuk yapanlar ve böyle olduğu için de yolculuğun kontrolünü elinde tutanlar için söz konusu edilmiş olmaktadır. Buna göre günümüzde toplu ulaşım vasıtalarıyla yapılan yolculuklarda bu anlam, yani namazın kısaltılması veya cemedilmesi sayesinde zamandan kazanılması durumu söz konusu değildir. Otobüslerin gidilen mesafeyi kaç saatte alacakları, nerede ve kaç dakika süreyle mola verecekleri yaklaşık olarak bellidir. Namazdan kesip zamandan kazanma durumu toplu ulaşım vasıtalarında söz konusu değildir. Ancak bu durumda da yolcunun genel seyahat programına uyma zorunluluğu, molalarda ihtiyaca göre zaman darlığı gibi sıkıntıları vardır.

Özel arabasıyla yolculuğa çıkan kişinin bir an önce normal hayatına dönme gibi bir endişesi hem olabilir, hem de olmayabilir. Nitekim günümüzde, eskiden hiç söz konusu edilmeyen bir tatil olgusu bulunmaktadır. İnsanlar yılın belli zamanlarında denize, ormana gitmeye, tarihî ve turistik yerleri gezmeye zaman ayırıyorlar. Tatil çoğu kimseler için artık hayatın bir parçası olmuş durumda. Dolayısıyla tatil için yola çıkanların, en azından yolculuğa çıkarken, bir an önce normal hayata dönmek gibi bir endişeleri ve aceleleri yoktur.

Bu defa da, yolculuğun hangi amaçla yapıldığı sorusunu sormak gerekiyor. Yolculuğun hangi amaçla yapıldığını sınırlama ve belirleme imkânı olmamakla birlikte genel olarak üç başlık altında toplanabilir: a) İş amaçlı yolculuklar. b) Tatil, gezi amaçlı yolculuklar. c) İç ve dış güvenlik amaçlı yolculuklar (daha ziyade ordu ve emniyet güçleri için söz konusudur).

Esasen bu tür konularda objektif kriter getirildiği zaman hükmün anlaşılması ve tatbik edilmesi kolaylaşıyor ise de getirilen kriter sabitleştirilince gitgide hüküm ile hükmün konuluş amacı arasında uçurum meydana gelmekte ve hükmün konuluş esprisinin tamamen ortadan kalkması gibi bir durum ortaya çıkmaktadır.

Sefer hükümlerinin iş ve güvenlik amaçlı yolculuklarda kural olarak uygulanabileceğini, bunun dışındaki yolculuklarda ise kişinin kendi inisiyatifine bırakılmasının doğru olacağını söyleyebiliriz. Yolculuk hali genel olarak güçlük ve sıkıntılardan hâlî olmayacağı için kişi, yerleşik bulunduğu yerden ayrıldıktan sonra ruhsatlardan istifade ihtiyacını hissettirecek bir meşakkatle karşılaşıyorsa bu ruhsatlardan istifade etmeli, ruhsata ihtiyaç duymuyorsa istifade etmemelidir. Bu durumda kişi ruhsatlardan istifade konusunda kararı kendisi vereceği için Allah katında sorumluluk da kendisine ait olacaktır. Ruhsatların kullanılmasının gerekli olup olmadığı konusundaki aşağıda gelecek olan mezheplerin farklı görüşleri, yukarıdaki formülü uygulamayı kolaylaştırmaktadır.

Seferîliğin Hükümleri

Yolculuk durumu, genel olarak meşakkat ve sıkıntı içerdiğinden bu durumdaki kişi için bazı kolaylıklar getirilmiştir. Bunlar yolcuya tanınan ruhsatlardır. Bunların başında ramazan ayında yolculuk yapan kişi için tanınan, orucu yolculuk anında tutmayıp sonraya bırakma ruhsatıdır. Normalde bir gün bir gece olan mest üzerine mesih süresi, yolcu için üç gün üç geceye çıkarılmıştır. Ayrıca yolcu olan kişinin, dört rek`atlı farz namazlarını ikişer rek`at olarak kılmasına da izin verilmiştir. Buna “kasrü’s-salât” denir.

Yolculukta dört rek`atlı namazların kısaltılarak kılınmasının câizliği konusunda âyet ve Peygamberimiz’in uygulaması bulunmakta olup ayrıca bilginler bu hüküm üzerinde icmâ etmişlerdir.

Namazların kısaltılmasına ilişkin âyet şudur: “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, eğer kâfirlerin size kötülük etmesinden (fitne) korkarsanız, namazları kısaltmanızda bir sakınca yoktur” (en-Nisâ 4/101). Bu âyette kısaltmanın korku şartına bağlanmış olması, bir önceki âyette Allah uğrunda hicretten ve bir sonraki âyette savaş durumunda Peygamberimiz’in nasıl namaz kıldıracağından bahsedilmesi, bu âyetin savaş vb. gibi olağan üstü durumlara ilişkin olduğu, olağan dışı olmakla birlikte sıradan yolculuklara ilişkin olmadığı izlenimini verse de, öteden beri seferîlik konusundaki hükümler bu âyetle irtibatlı olarak ele alınmıştır.

Bunun yanında umre, hac ve savaş için yaptığı yolculuklarda Hz. Peygamber’in namazları kısaltarak kıldığına dair şöhret derecesini aşmış haberler bulunmaktadır. İbn Ömer, Hz. Peygamber’le yaptığı yolculuklarda, Hz. Peygamber’in iki rek`attan fazla kıldığını görmediğini; aynı şekilde Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın da böyle davrandıklarını ifade etmiştir.

Yolcunun dört rek`atlı farz namazları kısaltması mecburi midir, yoksa kısaltma konusu tamamen yolcunun tercihine mi kalmıştır?

Bu konuda inisiyatifin tamamen yolcu olan kişiye bırakılmasının uygun olacağını yukarıda açıklamıştık. Burada, mezheplerin bu konudaki yaklaşımlarına kısaca yer vereceğiz.

Hanefîler, namazların kısaltılması hükmünün Allah’tan bir bağış olduğu yönündeki rivayeti esas aldıkları için, kısaltmanın bir ruhsat değil bir azîmet hükmü olduğunu ileri sürerek bu konuda yolcuya tercih hakkı tanımamış ve kısaltmanın vâcip olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre yolcunun bilerek dört rek`atlı namazı ikiye indirmeyip dört olarak kılması mekruhtur. Bununla birlikte kişi, iki rek`at kılıp teşehhütte bulunduktan sonra iki rek`at daha kılacak olsa farzı eda etmiş, son iki rek`at da nâfile olmuş olur. Ancak selâmı tehir etmiş olmasından ötürü kötü bir iş yapmış sayılır. Seferî olan kişi, şayet birinci teşehhüdü terketmiş veya ilk iki rek`atta kıraatte bulunmamış ise farzı eda etmiş olmaz. Bu görüşün bir devamı olarak, seferde iken kazâya kalan dört rek`atlık namazların normal duruma dönüldüğünde yine ikişer rek`at olarak kılınması gerektiği söylenmiştir. Hanefîler’in bu konuda, Hz. Ömer’den nakledilen seferde namazların kısaltılması hükmünün bir hediye olduğu şeklindeki ifadenin dışında, Hz. Âişe ve İbn Abbas’ın şu sözlerini de delil almışlardır: Hz. Âişe “Namaz ikişer rek`at olarak farz kılındı; sonra hazarda ziyade olundu, seferde ise olduğu gibi bırakıldı” demiş, İbn Abbas da “Allah Teâlâ namazı Peygamberimiz’in dili ile hazarda dört rek`at, seferde iki rek`at olarak farz kılmıştır” demiştir (Buhârî, “Salât”, 1; Müslim, “Salâtü’l-müsafirîn”, 1).

Mâlikîler’e göre, seferde namazı kısaltarak kılmak müekked sünnettir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise yolculukta namazları kısaltarak kılmak bir ruhsat olup, kullanıp kullanmamak kişinin tercihine bırakılmıştır.

Seferî kimse bir beldede on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet edince mukim olur ve artık namazlarını tam kılar. Eğer on beş günden az kalmaya niyet ederse seferîliği devam eder. Şâfiî ve Mâlikîler’e göre ise, yolcu bir yerde dört gün kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Hanbelîler’e göre dört günden fazla veya yirmi vakitten fazla kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar.

Namaz cemaatle kılındığında mukim yolcuya, yolcu mukime uyabilir. Mukim kişi, seferî kişiye uymuşsa, seferî iki rek`atın sonunda selâm verince, mukim selâm vermeyip kalkar, namazı dörde tamamlar. Namazın baş tarafını imamla kılmış ve farz kıraat yerine gelmiş olduğu için bu kişi sağlam görüşe göre, namazı başkaca kıraat etmeksizin tamamlar, yanılırsa secde etmez. Çünkü bu mukim, lâhik mesabesindedir. Yolcu, vakit içinde mukime uyduğunda dört rek`atlı bir farz namazı mukim gibi tam olarak kılar.

Aslî vatana dönmekle yolculuk hali sona erer. Burada sefer hükümleriyle ilişkili olarak oluşturulan üç vatan anlayışından kısaca bahsedelim.

a) Vatan-ı aslî. Bir insanın doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşamak istediği veya içinde barınmayı kastettiği yere vatan-ı aslî denir. Vatan-ı aslîden başka yere iş, görev vb. sebeplerle veya yerleşmek üzere göçülünce yeni yer vatan-ı aslî olur, eski yer bu vasfını kaybeder.

b) Vatan-ı ikamet. Bir kimsenin doğduğu, evlenip ailesini yerleştirdiği veya kendisi yerleşmeye karar verdiği yer olmamak kaydıyla, kişinin on beş günden fazla kalmak istediği yere vatan-ı ikamet denir.

c) Vatan-ı süknâ. Bir yolcunun on beş günden az kalmayı planladığı yere vatan-ı süknâ denir.

Bir kimse doğup yerleştiği veya karısının yerleştiği yere varınca seferî olmaz. Sadece gideceği bu yer sefer mesafesi uzaklığında ise yolculuk esnasında seferî olur.

Yazı kategorisi: Aile & Çocuk, Genel, Yaşam | Etiketler: , , , , | » yorum bırak;

Zaman geçtikçe duygusallık bitmesin

Yazan: huseyinsaglam 21 Haziran 2009

Duygusal iletişimin kuvvet bulduğu evlilikler, öteler alemine de temel atar.

Duygusal iletişimin kuvvet bulduğu evlilikler, öteler alemine de temel atar. Efendimiz (s.a.v.) eşiyle vakit geçirmenin, eşinin ağzına bir lokma vermenin bile sadaka yerine geçtiğini buyururken eşler arası diyaloğun önemine işaret eder.

Nişan ve evliliğin ilk günleri duygusal iletişim çok iyi giderken ilerleyen yıllarda “Artık eskisi gibi olamıyoruz” şikayetleri başlıyor ve genişleyerek devam ediyor. “Evliliğimin ilk günlerinde olduğu gibi eşim bana değer vermiyor, beni anlamıyor, eskisi gibi bir araya gelip konuşamıyoruz, artık onun benden daha önemli meşgaleleri var. Eve geç geliyor; gelince vaktini televizyon veya bilgisayar karşısında geçiriyor. Bazen konuştuğumuz kelimeler bile çok sınırlı; evde iki yabancı gibiyiz” diyen eşler duygusal iletişimlerinin zamanla azaldığına vurgu yapıyorlar.

Problemler bir günde oluşmaz

Konuşmanın sadece duyguların bir yansıması olduğunu söyleyen Evlilik Psikoterapisti Doç. Dr. Armağan Samancı, duygusal olarak iyi anlaşan çiftlerin konuşmalarının az ya da çok oluşunun fark etmeyeceğini belirtiyor. Evlilikteki problemlerin bir günde oluşmadığına dikkat çeken Samancı, en başından beri tarafların kendilerine ait olumlu ve olumsuz yönlerini ilişkiyle birlikte geliştirdiklerini anlatıyor. İlişkide çıkabilecek problemlerin oluşumunu fark etmek, büyümesine izin vermemek ve çözümü için hep adım atmak gerekir. İki ayrı insanın yan yana gelmesi kendi içinde uyumsuzluklar, tartışmalar oluşturabiliyor ancak bunlar göz ardı edilip halının altına süpürülmediği sürece çok da önemli sayılmaz. Yeter ki, ciddiye alınıp çözülmeye çalışılsın.

Her ortamda saygıya ağırlık verilmeli

Evlilikte hayatı paylaşmanın yanı sıra duygu ve düşünceleri de paylaşarak eşlerin birbirlerine her fırsatta değer verdiklerini göstermesi yuvanın temellerini sağlamlaştıran, duyguları tazeleyen önemli bir etken. İş hayatı ne kadar yoğun olsa da erkek hanımının beklentisine cevap vermek için gayret etmeli. Hanım da çalışıyorsa iş dönüşü çalışmıyorsa ev işlerinden yorgunluk ve bezginlik ifadesi göstermekten kaçınarak eşine sevgi ve saygısını göstermeli. Duygusal iletişimin kuvvet bulduğu evlilikler, öteler alemine de temel atar. Efendimiz (s.a.v.) eşiyle vakit geçirmenin, eşinin ağzına bir lokma vermenin bile sadaka yerine geçtiğini buyururken eşler arası diyaloğuna verdiği önemini işaret eder.

Evlilik nişanlılıktaki üslupla devam etmeli

İletişim uzmanı ilahiyatçı yazar Selman Kuzu ise evliliğin nişanlılık dönemindeki gibi devam etmesi gerektiğini belirtiyor ve ekliyor: “Erkek kadını veya kadın erkeği anlamaya çalışmıyorsa iletişimden söz etmek mümkün değildir. Burada eşlerin birbirini anlamaları sadece söylenen sözleri anlamak değildir. Sözün arkasındaki duyguların, düşüncelerin anlaşılması, tasavvur edilmesi gerekir. Gerçek anlamda samimiyetle eşler birbirleri ile konuşuyor, dinliyor, anlıyorsa o zaman sağlıklı bir iletişim var demektir.”

Eşlerin anlaşamadıkları meselelerde konuşurken nefislerini, kendi çıkarlarını bir kenara iterek hakikatin sözcüsü olmaları gerektiğinin altını çizen Kuzu, şöyle devam ediyor: “Konuşurken hakaret etmek asla iletişim değildir. Sözün de bir edebi vardır. Sözün tesir etmesi için kalpten çıkması gerekir.”

Peygamberimiz, eşler arasında tartışma olduğu vakit bu tartışmayı sona erdiren eşe Allah’ın cennetten bir köşk vereceğini belirtiyor. Bütün meseleler istişare ve müzakere ile çözülebilir. Konuşurken öfke mutlaka kontrol altına alınmalı, evlilik nişanlılıktaki üslupla devam etmelidir.

Sahip olunanlarla yetinmesini bilmeli

Farklılıkları olumsuz görmek evliliği işkenceye çevirmek için yeterli bir sebep. Sonuçta herkesin eksik ve kusurlu bir yanı olduğunu kabul etmeliyiz. Sahip olduklarıyla yetinmenin tadına vararak, yuvasını Efendimiz’in (s.a.v) övdüğü saadet bahçesine çevirmenin gayretine düşen, olumsuzluklardan hayırlar çıkarmayı başaranlara ne mutlu…

 

Necla GÜNAY

Yazı kategorisi: Aile & Çocuk, Yaşam | Etiketler: , | » yorum bırak;

Evlilikde Övgü Ve Takdir Çok Önemli

Yazan: huseyinsaglam 21 Haziran 2009

Çekingen kişiler cesur olmayı dilerler, başarısı olanlar başarılı olmayı, düzensiz olanlar düzenli olmayı, takdir görmeyenler takdir görmeyi, sevilmeyenle de sevilmeyi isterler.

İnsanlar iki çehreden oluşurlar. Birincisi kendileri, ikincisi de olmak istedikleri kişidir. Çekingen kişiler cesur olmayı dilerler, başarısı olanlar başarılı olmayı, düzensiz olanlar düzenli olmayı, takdir görmeyenler takdir görmeyi, sevilmeyenle de sevilmeyi isterler.
 
Eşlerin birbirlerine karşı tutumu bundan farklı olmalıdır. Yani bir hanım, kendi düzensizliğinden şikayetçi olabilir ve değiştirmeye çalışabilir ama, eşinin düzen anlayışını değiştirmeye kalkışmamalıdır. Aynı şekilde bir bey, prensiplerine uymada gevşeklik göstermekten şikayeçi olabilir ve daha katı yollar deneyebilir ama, eşinin kendi prensipleri olmasında da saygı duymayı bilmelidir.
 
Hülasa, eşlerin görevi, diğer insanlarla kıyas etmeksizin, birbirlerinin, olmak istedikleri insan olmasına yardımcı olmaktır. Bu da tasdik etmekle, desteklemekle, teşvik etmekle, övgüyle olur.
 
Eğer her kusura, abartarak bir de siz ekleme yapıyorsanız, eşiniz sizin olmasını istediğiniz kişilikle kendi istediği arasında kala kalacaktır. Dünyada eşi tarafından övgü ve takdir görmeye karşı koyabilecek bir kişi bile yoktur. Eğer biriyle evlenmiş iseniz, dünyada fikirlerine en çok değer verdiğiniz, en çok takdir ettiğiniz, en çok etkilendiğiniz, en çok benzemek istediğiniz kişi eşinizdir demektir. Ya da öyle olmalı, yani en çok eşinizin düşüncesine ehemmiyet vermeli, en çok onun sözüne değer vermeli, en çok onu takdir etmeli, en çok onu beğenmelisiniz. Bu en çok değer verdiğiniz kişinin dilinden dökülecek “ olağan üstüsün, seninle gurur duyuyorum, seninle evli olduğum için çok mutluyum” sözlerinin sizi ne kadar etkileyeceğinizi bir düşünün. Büyük bir enerjiyle dolarsınız. Bu sözleri hanımından işiten bir bey, uçan kuşu yakalayacak kadar çevik, hanım ise her sıkıntıyı göze alabilecek kadar sabırlı olacaktır.
 
Maalesef, var güçleriyle, eşlerini olmadıkları kalıplara sıkıştırmaya çalışan kişilerin evlilikleri de, içine sığamayacakları kadar daralır, öyle ki kimse nefes alabilecek yer bulamaz. Dünyaya gelirken hepimiz, kendi şahsiyetimizi de yanımızda getiriyoruz. Evlendiğimiz yaşa gelemden çok daha önce yani 4-5 yaşlarında karakterimiz olgunlaşıyor. Alışkanlıklarımızı ise ergenlik dönemi boyunca ediniyoruz. Evlenme çağına gelindiğinde ise artık tam anlamıyla kemikleşmiş karakterlere sahibiz demektir. Bu denli sert bir yapıya müdahale, ancak ondan daha sert davranışlarla, ezip kırarak yapılabilir. Eşlerin birbirlerini beğenmeyerek, değiştirmeye çalışmaları da işte böyle bir tesire neden olur. Beyleri değiştirmeye çalışan hanımlar, kısa bir süre sonra eşlerinin kendilerinden uzaklaştığını yada başarısızlıkların ardı arkasının kesilmediğini göreceklerdir. Hanımlarını değiştirmeye çalışan beyler ise ya saldırgan,kavgacı bir eşe yada kişiliğinden uzaklaşmış, kendisi gibi olmaktan vaz geçmiş, bir başkasına benzemeye çalışan silik ev arkadaşlarına sahip olacaktır.
 
Hiç bir hanım evinden uzaklaşan bir eşe sahip olmak istemeyecektir. Hiç bir bey de yaratılırken kuşandığı haklardan eşini vaz geçmek zorunda bırakarak, çocuklarının eksik eğitilmesine razı olmayacaktır. En önemlisi insana saygı ve merhamet ilkesinden yola çıkarak, en aziz varlığı olan eşlerinin haklarını ihlal etmek istemeyecektir. Eşler birbirlerinin yaşam haklarına, kişiliklerine, tercihlerine, düşüncelerine, önceliklerine, ideallerine, duygularına, farklılıklarına, zevklerine, özelliklerine, kendilerine duyulmasını istediklerinden çok daha yüksek bir oranda saygı duymalı. Eşimizden göreceğimiz saygının, aile içinde elde edeceğimiz saygınlığın temelinde bu vardır. Halkını sömüren ve haklarını çiğneyen diktatörleri ne onlar yaşarken ne de dünyadan yıkılıp gittikten sonra kimse sevip takdir etmemiştir.
 
Unutulmamalı bir insan itilip kakılarak değil, ancak teşvik edilerek ilerleyebilir. Övülmek, takdir edilmek insanların gerçek kıymetini ortaya çıkaran yöntemlerdir. Bunları uyguladığımızda elimizle yontup şekillendirmeye çalıştığımız bir eşe değil de mutluluğu paylaştığımız, kendisinin olmak istediği kişiliğe sahip, onurlu bir eşe sahip oluruz.

Yazı kategorisi: Aile & Çocuk, Yaşam | Etiketler: , | » yorum bırak;

Çocuklar mutlu yaşamı öğretiyor

Yazan: huseyinsaglam 21 Haziran 2009

Çocuklarımıza hayatı biz yetişkinlerin öğrettiğini düşünürüz. Ama bizlerin de çocuklarımızdan öğrendiğimiz pek çok şey olduğunu biliyor muydunuz?

 

Onlar bizim başlangıçtaki, yani yolun başındaki hâlimiz; bizim kadar tecrübeli olmayabilirler, ama hayatı bizden daha iyi ve daha kaliteli yaşadıkları kesin. Onlar her ânı, geçmiş ve geleceğin sıkıntılarından uzak, doyasıya yaşıyorlar. Mutlulukları bizim gibi şartlara bağlı değil, mutlu olmak için sebep aramıyorlar.

 

Çocuklar nasıl bu kadar mutlu olabiliyorlar? Bildikleri ya da bilmeden yaşadıkları mutluluğun formülü ne olabilir?

 

Belki de bu sırlardan ilki, çocukların sebepsiz yere mutlu olabilmeleridir. Onların mutlu olmaları için kocaman değişiklikler olmasına gerek yoktur, bir kelebeğin uçuşu, bir kedinin miyavlaması bile onları çılgınca mutlu eder. Onlar hayatı ertelemeden, mutluluğu bekletmeden yaşarlar. Eğer yürüyebiliyorlarsa ve koşabiliyorlarsa bu bile onlar için yeterli bir sebeptir. Kendi kendini mutlu edebilme yeteneğini çocuklarımızı taklit ederek ve onları dikkatli bir şekilde gözlemleyerek öğrenebiliriz. Onlar bizi model alarak büyüyorlar; biz ise onları taklit ederek içimizdeki çocuğun keyifli neşesini yakalayabiliriz.

 

İkinci sır, sürekli meşguliyet içinde olmalarıdır. Onlar için hayat uyandıkları anda başlar, yani gözlerini açtıkları an. Yatakta oyalanmak ve vakit geçirmek onlar için zaman kaybından başka bir şey değildir. Boş durmayı sevmezler, sürekli yaptıkları hareket onlara yaşadıklarını hissettirir. Harcadıkları enerjiyle birlikte bütün olumsuzlukları da dışarıya akıtırlar. Harcanmayan enerji nörotik kişiliklerin oluşumuna zemin hazırlar. Bu yüzden sürekli engellenen, hareketleri kısıtlanan çocuklar daha agresif ve daha problemli kişilikler geliştirirler.

 

Meşgul olmak yetişkinler için de çoğu zaman psikolojik bir tedavi metodudur. Üreten ve sevebilen insan mutlu insandır. İnsan bir şeylerle meşgul olurken, problemlerinin girdabından uzaklaşır. Onların karanlığından üretirken uzaklaşır ve kendine bir ışık, bir çıkış yolu bulur. Hayatı keşfeden, onu hayretle seyreden, aslında onda üretebilecek bir şeyler bulabilendir. Yaparken mutlu olan, mutlu olduğunu da yapmaya devam eder; aynı, çocukların sürekli, hiç bıkmadan oynadıkları oyunlar gibi…

 

Üçüncü sır ise, istedikleri konusunda ısrarcı olmalarıdır. Ne istedikleri ya da neyi istemedikleri konusunda çocuklardan daha kararlı olan var mıdır? Çocuklar dualarında ısrarcıdırlar. Bazen abartsalar da, taleplerini uykuları bile unutturamaz. Bu asrın insanı için, asıl sorun da bu değil mi? Ne istediğini bilememek. Ne istediğini bilememek ve duasında ısrarcı olamamak.

 

Çocuklar bu işin sırrını çözmüş gibiler… Çocuk eğitimi ile ilgili bilgileri tarafların yerlerini değiştirerek tekrar planlarsak, biz yetişkinlerin onları model alarak öğreneceği çok şey var. En azından kaliteli bir hayat için.
 

Banu Yaşar

Yazı kategorisi: Aile & Çocuk | Etiketler: | » yorum bırak;

Aile saadetini kazanmanın yolları

Yazan: huseyinsaglam 21 Haziran 2009

İnsanlık denilen ve dünyanın dört bir yanına yayılan bu büyük ağacın çekirdeği ailedir. Neden aile üzerinde bu kadar çok duruyoruz?

Çünkü bir aile en az iki kişiden oluşur. İnsan problem üreten bir mekanizmadır. Bu sebepten aile fertleri durup dururken problem üretirler ve ailenin huzurunu bozarlar. Aile fertleri fizik, kimya, astronomi bilebilir, ama aile huzuru nasıl temin edilir, bunu bilmeyebilirler veya beceremezler. Almanya’da bir kadın yanıma geldi. “Kocam beni bıraktı, Alman bir kadınla evlendi.” dedi. Dedim ki: “Kardeşim, sen de kadınsın o da kadın. Niye seni bırakıp onu alıyor? Bunu araştırdın mı?” “Hayır” dedi. Halbuki mesut olmak, ilim ve sanat işidir. İnsanlık tarihi boyunca mesut olanların sayısı çoktur. Demek ki bizim de mesut olma ihtimalimiz var. Yine bir gün bir hanım geldi dedi ki: “Kaynanam bana büyü yaptı, kocam beni sevmiyor. Ne yapayım?” Kendisine kalem kâğıt verdim, “yaz” dedim. Dedi ki, “Türkçe nuska olur mu?” “Allah her yazıyı bilir.” dedim ve yazdırdım.

1– Kocanı tenkit etmeyeceksin.

2– Çocuğunla meşgul olduğun kadar kocanla da meşgul olacaksın.

3– Kocanın akrabalarına iyi davranacaksın.

4– Dargın durmayacaksın.

Dedi ki: “Ben bunları yapsam kocamla aram düzelir.” Kardeşim büyü müyü gibi lafları bırakın, yanlış hareketler büyüden daha kötüdür. Aile kavgaları daima basit şeylerden çıkar. Mesela çoraplarını atma, yemek hazır değil gibi basit şeyler kavgaya sebep olmaktadır. Büyüklerimiz derdi ki, eşlerden biri taş ise diğeri toprak olmalı. Allah’ın rahmetinden yani yağmurdan en çok faydalanan topraktır. Toprak gibi alçakgönüllü olan yağmura da vesile olur.

Bir tanesi dedi ki: “Fedakârlıkların bütününü kadınlardan beklemeyin.” Fedakârlığı kadından beklemiyoruz, fazileti kadından bekliyoruz. Çünkü kadın anadır, bacıdır, baş tacıdır. Kız çocukları Allah’ın emanetidir. Aile saadeti en büyük hazinedir.

Aile fertleri birbirine üstünlük taslamamalı. Şeker çayda nasıl eriyor, ona tat veriyorsa aile üyeleri de aile bütünlüğü içinde öyle erimeli ve hayat tatlanmalı. Sarmaşık demiş ki: “Allah’ım ben çok zayıfım, ayakta duramıyorum.” Her sarmaşık bir ağaca sarılır, hayatlarını beraber devam ettirirler. Hayat yardımlaşmadır. Bulutun toprağa, toprağın ağaçlara, ağaçların canlılara yaptığı hizmeti düşünürsek hayatın yardımlaşma olduğu daha iyi anlaşılır.

Hadis–i şerifte mealen şöyle buyruluyor: “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” Bunu aile planında düşünürsek, eşlerin en hayırlısı eşine faydalı olandır. Bir kadın kocası kendisinden razı olarak ölürse cennete girecektir. Kadın da kocasından memnunsa koca sevap alır. Çünkü Allah’ın emanetine sahip çıkmıştır.

 

Bir ağaç, binlerce hücreden meydana gelir. Ağacın kökü, gövdesi, yaprakları, çiçekleri meyve için seferber olur. Bu fiili dua için Allah kocaman ağacı çekirdeğinin içine yerleştirir. Ağaç bir kitapsa çekirdekler o kitabın noktalarıdır. Her noktada kitap yeniden yazılmış. Hiçbir şey başıboş değildir. Bir ailede kavga varsa o ailede İslami anlayış çok noksandır. Kavgasız bir dünyayı herkese tavsiye ederiz. Duamız bu yöndedir.

Hekimoğlu İsmail

Yazı kategorisi: Aile & Çocuk, Yaşam | Etiketler: , , | » yorum bırak;

ANNE YÜREĞİ

Yazan: huseyinsaglam 19 Haziran 2009

Anneciğim;
Adının önüne yakışacak kelime bulamadım. Bütün güzel kelimeleri kullansam da seni ifade etmeye yetmez, biliyorum. Sen benim annemsin. Dupduru imanınla, sıcacık duygularınla tohumlarımı filizlendiren toprağımsın. Ömür ağacım senin toprağında meyveye durdu; dualı nefesin ve çileli gözyaşlarınla olgunlaştı. Dualarınla örülen merdivenlerle aşabildim hayatın yokuşlarını, korkunç uçurumlarını.

Senin gözyaşların gül tomurcuklarına benzer. Seherin en sakin köşesinde herkes uyurken dökülür duaya kalkmış yumuşak avuçlarına. Gözlerinden dökülen billur katreler, benim hayatımda çiçeklenir birer birer. Karanlıklarım dualarınla aydınlanır. Ümidim odur ki; yollarımın çamuru, kirlerim, hatalarım, dualarınla arınır. Sen ki; gönül ayağım kaymaya meylettiğinde kilometrelerce öteden bunu hissedersin. Çünkü senin gönlün hakiki muhabbete açıktır. Şefkat pınarlarını yollarımdan çekersen ne olur hâlim?!..

Anneciğim;
Seni nasıl özlediğimi; karşılıksız, katıksız sevgine nasıl ihtiyacım olduğunu bir bilsen! Âh çocukluğum! Avuçlarımın arasından su gibi akıp giden çocukluğum… Binlerce yitiğimin arasında en paha biçilmez olan, yitip giden çocukluğum…

Ve sen anneciğim… Yemeyip yediren, giymeyip giydiren.. benim için saçını süpürge edenim, kokusu güzelim, çilelim…

Bazen çocukluğumu ve seni hatırlarım. Böyle zamanlarda içim bir tuhaf olur. Hem tazelenirim, hem insan olmanın ağırlığı altında ezilirim. Ne kadar güzeldi senli günlerim! Kaygısız, tasasız… Sen de, çocukluğum da ne kadar uzaktasınız!

Yıllar geçse, ben büyüsem de, her uyandığımda uyanık olurdun. Güneş sen uyandıktan sonra doğardı dâima. Dua ve niyazla ‘Hoş geldin!’ derdin yeni güne. Gündüzlere anahtar olan duanı bitirince, usulca parmaklarının ucuna basarak başucuma gelirdin. Beni uyandırmamak için kapıyı bile kapatmazdın. Menekşe kokulu nefesinde tuttuğun ilâhî güzellikleri yavaş yavaş üzerime üfürürdün. Nefesin dertlerime derman olurdu. ‘Bahtın gündüzler kadar ak, imanın pınarlar kadar duru olsun, ilim ve hilm başına tâc, edep ve haya ömrüne ilâç olsun!’ diye dua ederdin. Sonra, sıcacık bir bûse kondururdun yanağıma. Sanki her bûsende âb-ı hayat gizliydi ve onunla yeşilliği korunurdu yanağımdaki bahçenin.

Anneciğim;
Sen güldüğün zaman, yüzündeki bütün çizgiler tebessüm ederdi. Sen şefkat ve sevginle, hayatına hiçbir sahteliğin girmesine izin vermemiştin.

Mektep-medrese görmemiştin ama, her söylediğin, her endişen gerçekleşirdi. Yaradan hislerine nasıl bir güç vermişti ki, bunun karşısında şaşkına dönerdim. Senin küçük dünyanın merkezinde evin, seccaden ve tesbihin vardı. Ben bu dünyada ne ekmeğin tükendiğini gördüm, ne de sevginin.

Çetin geçen yıllar pembe yüzüne nurdan bir çerçeve çizmiştir. Bize yanık sesinle söylediğin ilâhiler, ahenkli Rumeli türküleri hâlâ gönül kubbemde yankılanır durur. İş yaparken söylediğin Rumeli türkülerinde, ‘Kırmızı gülün alı var’ derdin. Çocuk aklımla sorardım: ‘Kırmızıyla al aynı değil mi?’ Sen de, ‘gül var gülden içerü’ derdin. Küçük aklımla bir şey anlamadan, ‘Hani şu söylediğin Süleyman ilâhisi gibi değil mi?’ derdim. Başını hafifçe eğer, tasdik ederdin.

Sabrı beline bir kuşak gibi dolamış benim cefakâr anam. Senin ninnilerin ve masallarınla büyüdük. Sevinç ve elemlerin iç içe geçtiği dağdağalı, fırtınalı bu dünya hayatına senin rehberliğinle hazırlandık; bunu şimdi daha iyi anlıyorum. İnan ki benim nur anam, ruhumu kavrayan sesine ne kadar hasretim! Şimdi burada olsan, buz tutmuş hayatımı sıcacık bakışlarınla ve dualarınla eritsen! Kalabalıklardan, kem bakışlardan o kadar incindim ki!

Ağla! Benim için ve bütün çocuklar için ağla! Çünkü, ağlarsan sen ağlarsın, gerisi yalan ağlar. Saçlarının beyaza döndüğü şu demde beni buralarda bırakıp dönüşü olmayan seferlere çıkma ne olur! Gül yüzündeki ışığın serinliğiyle, göğsündeki şefkat pınarlarıyla, uykulara küsmüş gözlerinle seherlere bizden selâm söyle!

‘Anne yüreği’ Yaradan’ın hediyesidir sana, anne!
Nurgül ÖZCAN
(Sızıntı Dergisi’nden alıntıdır)

Yazı kategorisi: Aile & Çocuk, Duygular senin için, Senin İçin, Yaşam | Etiketler: , , , , , | » yorum bırak;

Anneler ve Babalar

Yazan: huseyinsaglam 19 Haziran 2009

Anne dışarıda alış-verişteydi. İki buçuk yaşındaki bebeğe babası gözkulak oluyordu.
Aslında bu pek de zor bir şey değildi. Yavrucak halının üzerinde ‘çay seti’ oyuncağıyla oynarken baba da koltuğunda gazetesini okuyor, ara sıra da bebeğinin kendisine -çay seti oyuncağının minik plastik fincanlarıyla- ikram ettiği suları çay niyetine içerek oyuna iştirak ediyordu.

Derken anne eve geldi. Baba anneye sus işareti yapıp, bebeği izlemesini istedi. Bu çok şirin hareketini annenin de görmesini istiyordu.

Anne, bebeğin elinde çay fincanıyla salondan çıkıp, biraz sonra içi su dolu olarak babasına getirmesini ve babanın da onu çaymış gibi içmesini seyretti.
Sonra gayet sakin bir tavırla elindekilerle mutfağa geçerken eşine seslendi:

‘Uzanabildiği tek su kaynağının klozet olduğunu biliyorsun, değil mi?’

Sonuç-1: Annneler evlatlarını çok sever ve onlara dair her şeyi bilir.
Sonuç-2: Babalar evlatlarına dair bir çok şeyi bilmez ama onları çok sever.
‘Babalar en son duyar’ boşuna söylenmemiştir. :)

Yazı kategorisi: Aile & Çocuk, Hikayeler, Yaşam | Etiketler: , , , , | » yorum bırak;

Yardım etmek için zengin olmak gerekir mi?

Yazan: huseyinsaglam 19 Haziran 2009

Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

Öğretmeni, onun bu halini fark etti:
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
- Ahmet arkadaşımız var ya…
- Evet, ne olmuş Ahmet’e?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
- Eee?
- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?

Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceli! ydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardim etmek istiy ordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:
- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
- Nerede çalışıyorsun?
- Simit satıyorum.

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan Öğretmen, Ali’ye dondu:
- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Çok zengin bir işadamı…
- Niçin?
- İnsanlara daha çok yardım etmek için…
- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardim edersin. Olmaz mı?
- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
— Neden olmaz?
— Üç sebepten dolayı olmaz.

Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün! iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi: ‘Ağaç yas iken eğilir.’ deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.

-! Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?

Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını ‘Evet’ anlamında sallarken Ali’yi evine yolladı.

Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali’nin bıraktığı paraların m! asa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.
Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.

Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı…

Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık ‘Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak’ diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, ‘Ne dediniz hocam?’ demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti

Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali’den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın.
Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.
Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.
Yeter ki boş durmayın!
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.

Yazı kategorisi: Aile & Çocuk, Genel, Hikayeler, Yaşam | Etiketler: , , | » yorum bırak;

İnsan sevdiğine verdiklerini sayar mı hiç?

Yazan: huseyinsaglam 4 Haziran 2009

Kralın birisi rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Rüyasının etkisiyle uyanır uyanmaz, şehrinin en meşhur iki rüya yorumcusunu çağırtmış. Rüyasını yorumlamalarını istemiş.
İlk yorumcu, “Efendim, maalesef rüyanız hiçte hayra alamet değil. Tüm akraba ve sevdiklerinizi kaybedeceksiniz. Hepsinin ölümünü göreceksiniz” der.
Kral bu yorum karşısında deliye döner. Adamın kellesini vurdurur.
İkinci yorumcu, “Efendim, rüyanızda dişlerinizin döküldüğünü görmeniz ömrünüz çok uzun olacağına delalet eder. Hem de o kadar uzun ömürlü olacaksınız ki, çevrenizde hiç kimsenin yaşamadığı kadar uzun yaşayacaksınız” diye yorumlar kralın rüyasını.
Bu yorumu duyan kral, adamı bir kese altınla ödüllendirir.

* * * * * * *
“Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemlidir!” cümlesiyle özetlenebilecek “üslup” kuralları, sadece sosyal hayattaki ilişkilerimizde önemli değildir. İş hayatında, arkadaş çevresinde, komşuluk ilişkilerinde olduğu kadar, aile içi ilişkilerde de aynı öneme sahiptir.

“İletişim sanatı” denilince, bizim aklımıza gelen tek şey, iş hayatında iletişim kurallarıdır. Adına ister insan ilişkileri densin, ister iletişim, isterseniz beşeri münasebetler deyin. Asıl amaç, insanın insanla iletişim kurarken, doğru üslupla konuşmasıdır.
Bir anne düşünün, komşularıyla konuşurken çok kibar bir üslup kullanırken, evladıyla konuşurken hiçbir üslup kuralına dikkat etmiyor. Komşudan rica ile bir şey isteyen anne, evladından emir ile istekte bulunmamalı. Bu anne art niyetli değildir elbette. Ancak iyi niyetle de olsa, anne evlatlarıyla olan ilişkisini zedeliyor.

İnsan ilişkilerinde değişmez kural, “kalbine girmediğiniz insanın beynine giremezsiniz” kuralıdır. İnsanı kafasına vurarak değil, kalbine dokunarak yönetirsiniz.

“Evladıyla konuşan anne babalarda, üslup kurallarına uymak zorunda mı?” diye soracak olursanız, hiç tereddüt etmeden “evet!” derim. Komşuya gösterilen saygıyı, evladınıza da göstermek zorundasınız. Mahallenin bakkalıyla konuşurken uyduğunuz nezaket kurallarına, evladınızla konuşurken de uymak zorundasınız.

Korkuyla oluşturulan saygı, güçler dengeli olunca yıkılır. Sevgiyle oluşturulan saygı ömür boyu devam eder.

* * * * * * *
“Annemin laf sokmalarından bıktım hocam! Yeter ki sussun hiçbir şey söylemesin. Ondan başka bir isteğim yok!” diyen öğrencilerimi çok dinledim.

“Okul bitsin, mesleğimi elime alayım ilk işim babama borcumu ödemek!” diyen birçok öğrencim oldu. “Sınavları kazanamazsan ben sana sorarım!” diye çocuğunu ders çalışmaya ve sınavları kazanmaya motive etmeye çalışan (!) anne babalardan bahsediyorum.
“Ekmek parası kazanmak kolay değil. Gece gündüz çalışıyorum. Kazandıklarımdan arttırabildiklerimi sizin için harcıyorum. Kendime yeni hiçbir şey almıyorum. Ben çektim siz çekmeyin diye uğraşıyorum. Lütfen derslerinize biraz daha önem verin!” diye nasihat etmek, tehdit cümleleriyle nasihat etmekten çok daha fazla etkilidir.

Evladı için yaptığı masrafları onların yüzüne vuran anne babalar, çocuklarıyla aralarında kurulan iletişim köprülerini yıkıyorlar. İletişim köprüsü yıkılmış bir ilişki de, her iki taraf zarar görür. Çocuğunun okul masraflarını, dershane taksitlerini onları tehdit etmek için kullanmak doğru değildir.

* * * * * * * *
Derviş ve Aşk
Dervişin biri, bir kucak elmayla yanından geçen kıza; “Nereye gidiyorsun?” diye sormuş.
Kız ilerde ki tarlayı göstererek: “Sevdiğim çalışıyor şu tarlada. O’na gidiyorum” diye cevaplamış.
Derviş: “O kucağına ne doldurdun?” diye sormuş.
Genç Kız; “Sevdiğime elma götürüyorum” diye cevaplandırmış.
Derviş: “Kaç tane elma var elinde?” diye sormuş.
Kız gayet sakin: “İnsan, sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” demiş.
Bu cevap karşısında neye uğradığını şaşıran derviş, elindeki tespihi yavaşça kopartmış.

* * * * * * * *

Ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemlidir. Karşınızdaki kişi evladınız bile olsa.
İnsan sevdiğine verdiklerini saymamalı.

Sait ÇAMLICA

www.saitcamlica.com
saitcamlica@gmail.com

Yazı kategorisi: Aile & Çocuk | » yorum bırak;