Kürtlere açılım ve kapanım
Yazan: huseyinsaglam 2 Ekim 2009
Kürt sorunu var mıdır? Ortada bir sorun olduğu kesin ve bu sorunun bölgedeki Kürt nüfusu doğrudan ilgilendirdiğini de biliyoruz. Sorunu farklı şekillerde tanımlamak mümkün olsa da, tanımın içeriğinde yer alacak hususlar hemen hemen aynıdır. Dolayısıyla bu soruna biz “devlet sorunu” da diyebiliriz, “terör sorunu” veya “doğu sorunu” da demek mümkün. Hatta konuyu daha geniş bir açıdan ele alarak, “Kürt sorunu” nu, dünyanın son yüzyıldaki ideolojik yönelimleriyle de ilişkilendirebiliriz. Sorunu tanımlamayla ilgili kavramsal tartışmalar, meselenin konuşulmasını engelleyici özellikte olduğu için, elini taşın altına koymak niyetinde olanların bu engele takılmamasında fayda var.
Peki, “Kürt sorunu” kimindir? Sorun öncelikle devletin ve oligarşik bürokrasinin sonra da emperyallerindir. Çünkü bu sorun; sözgelimi, töre cinayeti veya kan davası gibi toplum yapısının doğurduğu sosyolojik veya kültürel bir sapma değildir. Son ikiyüzyıldır dünyayı yönetmekte olanların ortaya koyduğu küresel değerlerin, kriterlerin ve ilkelerin bizi getirdiği nokta sorunların da başlangıcıdır. Bu başlangıçta, onlarca sorunla tanıştık: Kürt sorunu, Terör sorunu, Güvenlik sorunu, Kardeşlik sorunu, Ötekileştirme sorunu…
Millet sorunun neresindedir? Toplumsal davranış kalıbı haline gelmemiş kimi yanlış davranışları saymazsak, Türküyle, Kürdiyle, Zazasıyla, Arabıyla milletimizin hepsi “Kürt sorunu”nun dışındadır, sorunun doğrudan aktörü değildir. Bu coğrafyada halkların birbirini ötekileştirme alışkanlığı yoktur; tersine yanıbaşındakini komşu, dost, hemşeri bilme kültürü vardır. Onun için de bu coğrafyada kapalı etnik yapı kalmamış, herkes birbiriyle akraba, hısım olmuştur.
Açılım ve kapanım meselesi. Dolayısıyla yıllardır milletine güvenmekte zorlanan zihniyetin şimdi zorunlu görevi “açılım” ve “değişim”dir. “Açılım” milletin değil yönetimin eksiğidir; tamamlaması gerekir. İyi niyetli girişimleri desteklemek, işte bunun için gereklidir ve siyaseten de doğrudur. Ancak, imaja dönük medya çalışmalarıyla sorun çözülmez, somut adımlar şarttır.
Sorunun çözümü kendimizde ve değerlerimizdedir. Bölgedeki soruna dair hükümet tarafından açılım adıyla ortaya konulanlar, bundan 20–25 sene öncesinde, aydınlarımızın ve siyasetçilerimizin dile getirdiklerinden daha geridedir. Bunu anlamak için gazete arşivlerine ve TBMM tutanaklarına bakmak yeterlidir. Henüz ne DTP, ne AK Parti mesela Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın sorunun tespiti ve çözümü noktasında söylediklerini söyleyebilme noktasından çok uzaklar. Üstelik Erbakan Hocamızın o gün söyledikleriyle bugün hükümetin söylemek istedikleri arasında da ciddi bir referans farkı bulunmaktadır. Erbakan, kendi medeniyet, inanç ve kültürümüzden yola çıkarak çözümler sunarken bugün hem DTP hem de AK Parti, sorunu tanımlarken ve çözüm önerirken maalesef dış yönlendirmeli paketlerle karşımıza çıkmaktadır. Çözüm bölgenin kendisindedir, kendimizdedir, kendi değerlerimizdedir.
Ceberutluk yerine merhamet devleti. Saadet Lideri Prof. Kurtulmuş’un da geçtiğimiz hafta, basına yansıyan açıklamaları hükümetin açılımına göre daha yerli, reel ve sonuç alınabilecek özelliktedir. Kurtulmuş açıklamasında, Türkiye’nin, faili meçhullerle, din ve vicdan hürriyetini ortadan kaldıran yanlış uygulamalarla, ceberut devlet anlayışının diğer alanlardaki yansımalarıyla mutlaka yüzleşmesi ve kirli eylemlerin faillerinin mutlaka en ağır şekilde cezalandırılması gerektiğini söylüyor. Meselenin “tamamen ekonomiyle alâkalı olduğuna, Kürtlere iş ve para verildiği takdirde bütün sıkıntıların ortadan kalkacağına ilişkin iddialara da karşı, meselenin, “ceberut devlet” boyutuna özellikle dikkat çekiyor ve “bölgede yaşanılan insan hakları ihlallerinin hesabı sorulmadıkça, yürekler rahat etmez” diyor ve “Dağdan inenlere para yardımında bulunmak gibi uygulamaların faydası olmaz; iş vereceksin. Bunun için de, neoliberal politikaları terk edip, bölgeye kamu yatırımları götüreceksin” diye ekliyor. Ona göre çözümün özeti: “ceberut” (ya da zorba) devlet anlayışından vazgeçip, “Şefkat Devleti” anlayışına yönelmektir.
Bölgeyi sadece hükümetin imaja dönük açılım politikalarıyla bir süre daha avutmak çözüm olmadığı gibi hiçbir şey olmamış gibi “sorun morun yok” söylemi de maalesef çözüm değildir. Çözümü geciktirmek bazılarının işine gelebilir ama bizim işimize gelmez. Dolayısıyla sesimizi daha yüksek çıkarmak, ne dediğimizi daha anlaşılır şekilde söylemek ve çizgimizi belirginleştirmek zorundayız. Bu bizim işimiz, vekalet veremeyiz.





